27 Temmuz 2013 Cumartesi

13. Granada, Endülüs - İspanya

Granada Kırmızısı

“Zeytinistan’a hoşgeldiniz!” deseydi biri inanabilirdim. Yolun sağında ve solunda ucu bucağı görünmeyen zeytin ağaçları, tepelere dantel gibi işlenmişlerdi. İçlerinde Endülüs’ü gizliyorlardı.
Yolculuğumuz Madrid’te başladı. Madrid’ten ayrıldıktan sonra, Arapların Tuleytula dediği, bugünkü adı Toledo olan güzel şehrin yakınından geçtik. Toledo, İspanya’daki Endülüs hakimiyetinin en uç noktasıydı. Bugün Endülüs Özerk Bölgesi’nin bir parçası olmasa da, bir zamanlar Endülüs medeniyetinin düşünce merkezlerinden biriydi. Bu şehirde kurulan Toledo Çevirmenler Okulu’nda, Arap filozoflarının ve bilim insanlarının ve hatta Yunan-Latin filozoflarının ve alimlerinin birçok metni Arapça üzerinden Latinceye ve diğer Avrupa dillerine çevrilmiş, Avrupa’daki aydınlanmanın kıvılcımları bu çeviriler sayesinde ateşlenmiştir. Maalesef, vaktimiz kısıtlı olduğundan, Toledo’ya girip şehri gezemedik, yolumuza, Endülüs’ün kalbine doğru devam ettik. La Mancha özerk bölgesi içinde ilerliyorduk. Küçük tepelerin üzerindeki, yel değirmenlerini görüp La Manchalı Don Quijote’yi hatırladık. Yaveri Sancho Panza ile bu tepelerde dolaşıp kimbilir ne anlamlar yüklemiştir gördüklerine? Biz ne anlamlar yüklüyorduk acaba?
 Derken beş dakika sonra bir tepenin başında gördük, Don Quijote’yi ve yaveri Sancho Panza’yı! Dünyayı fethetmeye hazır vaziyette, bizleri selamladılar. Gülümsedim. Nasıl olur? diye sorduğunuz duyar gibiyim. Korkmayın, rüya görmüyordum ya da hülyalara kaptırmamıştım kendimi. Bir tepenin başında heykelleri duruyordu. Durgun ama harekete hazır.
Roman tarihimizin cesur kahramanı Don Quijote’nin yanından geçip başka masallara doğru yol aldık. Sanki bir mekanın içinde değil, zamanın içinde ve geçmişe doğru yolculuk ediyorduk. Bolu Geçidi’ne benzer bir geçitten sisler arasında geçtik. Arabayı kullanan arkadaşımız Elena, iki yanı uçurumlarla çevrili Dispeñaperros adlı bu geçidin korkunç hikayesini bize anlattı. Rivayete göre, 1492 yılında, İspanyollar Granada’yı fethettikten sonra, Müslümanları bu uçurumdan aşağı atmışlar. Dispeñaperros kelimesinin anlamı da “Köpeklerin Atıldığı Yer” imiş. Kanlı fetihten kalma, üzücü bir etiket.  Zihnimizde bu hüzünlü anıyla, dağı aştık ve resmi olarak Endülüs’e giriş yaptık. Yol boyunca üstümüzü battaniye gibi saran bulutlar, Endülüs’e geçiş vizesi alamamışlar gibi, peşimizi bıraktılar ve güneş bütün parlaklığı ile bize rehberlik etmeye başladı. Yazının başında bahsettiğim zeytinliklere de giriş yaptık. İnsan hayatında bu kadar çok zeytin ağacını ancak bu yoldan geçerken görebilir. Bütün düzlükler, tepeler, dağlar göğe kadar zeytindi. “Zeytinistan” demek abartılı olmaz herhalde. “Şahlan gümüş gibi parıldayan zeytin ağacı/ dediler, bacakları altında rüzgarın./ Ve yükseldi göğe ağacın /çimentodan güçlü elleri.” dizeleri geçiyordu aklımdan, az sonra memleketinden geçeceğimiz ünlü şairin.  İlginç bir etimolojik bilgi daha vereyim. Bugünün Endülüslüleri için bu kadar önemli olan zeytinin İspanyolcası aceituna, /aseytuna/ şekilde okunuyor ve Türkçede de kullandığımız gibi, Arapça zeytun kelimesinden geliyor. İşte kültürlerin dilde buluşmasına bir örnek. Dil her zaman tarihi yüreğinde barındırıyor. Granada’da, nam-ı diğer Gırnata’da bu tür dil sürprizleri bizi bekliyor olacak.
Yaklaşık yarım saat boyunca yolun iki yanında zeytin ağaçlarından başka bir şey görmedik. Sonra ünlü şair Miguel Hernandez’in zeytincileriyle ünlü şehri Jaen’e ulaştık. Az önce bahsettiğim şair Miguel Hernandez idi. Zeytine ve zeytin işçilerine dair şiirlerini burada yazmış. Jaen’de kısa bir mola verip Granada’ya doğru devam ettik. Kısa bir süre sonra bir ova üzerine kurulu Granada’ya ulaştık.
ElHamra'ya çıkan yokuştan Granada ve Bir Ortadoğlu: Hurma
İtiraf edeyim, ilk izlenimim bir hayal kırıklığıydı. Küçük bir şehir görmeyi beklerken, kocaman bir şehre giriş yapmıştık. Üstelik şehre Türkiye’deki gibi sanayi bölgelerinin yoğun olduğu yoldan girildiğinden başta ürktüm. Ben nereye geldim diye düşündüm. El Hamra Sarayı böyle bir yerde olamazdı. Gözlerim korkuyla El Hamra’yı aradı. Neyse ki ufukta tek görebildiğim, Sierra Nevada dağlarıydı. Yoksa yanlış şehre mi gelmiştik? Hayır, doğru yerdeydik. İçinde bulunduğumuz arabanın bizi zamanda yolculuğa çıkarmasına alışmıştık. Şimdi şehrin endüstrileşmiş kısmından yavaş yavaş eski kısmına doğru hareket ediyorduk. Belli oluyordu. Çirkin, sade, modern binalar yavaş yavaş yerlerini eski binalara bırakıyordu, son çirkin bina bittiğinde kendimizi eski Granada’nın içinde bulduk. Arkadaşımız Elena bizi kalacağımız, otele bırakıp ayrıldı. Biz de eşyalarımızı otele koyup haritamızı elimize aldık ve El Hamra’ya doğru yola koyulduk. Haritaya göre, El Hamra’nın üzerine kurulu olduğu tepenin eteğindeydik, lakin sarayı hala göremiyorduk. Hala içten içe kuşkuluydum.
Sağa sola kıvrılan dik bir yokuş boyunca tırmanışa geçtik ve gördüklerimiz bizi heyecanlandırmaya başladı bile. Her yanımızda carmenler… Arap mimarisinin en güzel örneklerinden olan bu evlerin hepsi bembeyaz, içe bakan avluları var. Carmen kelimesi Arapçada “asmalı bahçe” anlamına geliyormuş. Eskiden Müslümanların ileri gelenleri, bu güzel bahçelerde oturur, beyitler okurlarmış. Şimdi o asmalardan eser kalmamış ama değişik değişik çiçekler ve ağaçlar bu bahçeleri süslüyor. Özellikle de yakından tanıdığımız bir dostumuz olan bir ağaç, bize hemen gülümsedi: hurma ağacı! Neredeyse her bahçede bir hurma ağacı var. Bir zamanlar buraya hakim olmuş, Müslüman kültürünün sembolü ve hatırlatıcısı olarak, şehri özlemle seyrediyorlar.
Carmenlere hayran kala kala, tepeyi tırmandık, bu arada güneş tamamen battı, göğü bir kızıllık kapladı, sonra da akşam oldu. Bu kızıllığa birazdan döneceğiz, lakin dolunay da yolcuğumuza eşlik etmek için en güzel giysilerini kuşanmış gibi bize gülümsedi. Gökte parıl parıl parıldıyordu. Ay ışığı eşliğinde, tepeye ulaştık, bu arada Granada manzarası ayaklarımızın altındaydı.
İnanmayacaksınız ama tepeye çıktık ve hala El Hamra’yı göremiyorduk. Şaşkın şaşkın El Hamra yazısını takip ettik, bin bir türlü kuşun cıvıltısı eşliğinde, bir orman yolunda yürümeye başladık. Sonunda sarayın surlarını gördük, yavaş yavaş sarayın silüeti de görünmeye başladı.  Adı gibi kırmızıydı. Hamra, Arapçada “kırmızı” anlamına geliyor. İlginç bir şekilde sarayın temellerini attıran Gırnata Emiri Muhammed ibin Ahmar’ın soyadı da aynı kelime ve “kırmızı” anlamına geliyor. Sarayın kırmızı olma nedeni ise Akdeniz bölgesine özgü “terra rosa” yani “kırmızı toprak” ile yapılmış olması. Üstelik Granada’yı ve El Hamra’yı bilenler derler ki akşam gün batarken gök kızıla çaldığında, bu saray bir başka güzel olurmuş. Yarın bir başka tepeden, El Hamra’yı en güzel gören yerden bu manzarayı yakalamaya çalışacağız biraz şanslı olursak ve belki Yahya Kemal’in dizeleri taçlandıracak gezimizi.
Generalife
                                   

Saraya girdik. Önce ünlü bahçesi Cennet-ül Arif’i, şimdiki adıyla Generalife’yi dolaştık. Hayatımda bu kadar güzel tasarlanmış bir bahçe görmedim. Doğanın yeşili ve suyun saflığı burada ayrı bir güzellik formuna ulaşmış.  Portakal ağaçlarının bu kadar güzel olabileceğini ilk defa orada fark ettim ve o rayiha… Portakal çiçeklerinin ve diğer çiçeklerin kokusu bize bir duyu cümbüşü yaşatıyordu. Bir yandan da Endülüs bülbüllerinin geceyi yırtıp kulaklarımıza ulaşan o sakin ve hüzünlü türkülerini dinliyorduk. Etrafımızda da neredeyse hiç kimse yoktu.  
Generalife ve Nasrid Sarayı
                                  

Bahçedeki bir banka oturup bütün benliğimizle bahçenin güzelliğini içimize çektik. İçeride de Müslüman mimarisinin en estetik eserleri bizi bekliyordu. Bahçeden çıkıp sarayı dolaşmaya başladık. Sütunlardaki, kemerlerdeki ve pencere kenarlarındaki mimari işlemelerin ayrıntı zenginliği ve süsleme çeşitliliği Arap mimarisinin ulaştığı en uç noktayı gözlerimizin önüne seriyordu.
Artık 2013 yılında değildik, 700 yıl geriye gitmiştik, her an Nasirilerin soyundan biri karşımıza çıkacak ve bizi sofrasına bir beyit okumaya davet edecekmiş gibi hissediyordum. Gırnata’nın eski günlerini görürüm belki diye işlemeli pencereden dışarı baktım. Uzaklarda eski bir mahalle, yaşlı ve yorgun ışığıyla El Hamra’yı seyrediyordu, sorsak belki, El Hamra’yı bize en iyi anlatacak odur. Yarın oraya gidecektik, Albayzin’e, atmaca avcıları diyarına…
***
Yine türlü türlü daracık yokuşlardan çıkıp carmenleri seyrede seyrede bir tepeye ulaştık. San Nicolas Meydanına varıp El Hamra’yı en güzel yerden görecektik fakat son sokaktan sapıp daracık sokaklardan başka bir meydana çıktık. Arkadaşımız Elena ile buluştuk, güzel bir meydanda Endülüs tapas’larından tadacaktık. Burada, zeytinden, değişik sebzelerden ve deniz ürünlerinden türlü türlü yemekler yapıyorlar. Yemekler küçük küçük porsiyonlar halinde geliyor, böylece hepsinden tatma şansınız oluyor. Burada Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürleri harmanlandığından, ortaya çok ilginç yemekler çıkmış. Hepsi de birbirinden lezzetli!

AlBaysin'den Alhamra ve Granada
Yemek yedikten sonra çok ilginç başka bir tepeye çıktık. Bu tepeye Sacramonte deniyor, yani “kutsal dağ”. Rivayete göre, Hıristiyan azizlerinden biri burada gömülmüş. Kemikleri bulup Vatikan’a gönderilmiş. Tepeyi ilginç kılan özelliği, bu tepedeki mağaralarda insanların yaşıyor olması! Evet, yanlış duymanız, Avrupa’nın göbeğinde mağarada yaşayan insanlar var! İspanya’ya Afrika’nın kuzeyinden gelen ve şehir merkezinde kendine yaşam alanı bulamayan göçmenler bu mağaralarda yaşıyorlar. Üstelik şehrin en güzel manzaralarına sahipler. Turistler korktukları için bu bölgeye gelmiyorlar. Halbuki Granada’ya en büyük geliş nedenleri böyle güzel bir manzara görüp karşısında fotoğraf çekilebilmek. Garip bir yirmi birinci yüzyıl çelişkisi. Bizim yaşlarda Senegalli bir göçmen bize sıcak bir selam verdi. Evinin (mağarasının) önünde duruyordu. Nereli olduğumuzu sordu. Türkiyeli olduğumuzu söyledik. Gülümsedi. “Ben de Senegalliyim. 2002 Dünya Kupası’nda size karşı oynamıştık,” dedi. “Evet, 1-0 yenmiştik sizi.” dedim. “İlhan Mansız devirdi bizi.” dedi gülerek. Bu kadar ayrıntıyı hatırlamasın şaşırdım. Güldük. Bizi kahve içmeye davet etti. Teşekkür edip vedalaştık. Yolumuza devam ettik. Tepe yemyeşildi, sarı sarı çiçekler de yeşillerin arasından gülümsüyor gibiydiler. En tepeden Granada’yı, El Hamra’yı, Albayzin’i seyrettik. Bir zamanlar Atmaca yetiştiricileri atmacalarını bu tepelerde eğitip uçururlarmış. Albayzin de Arapçada “atmaca avcısı” anlamına geliyormuş. Şehri uzun uzun seyredip içimize çektik. Orada oturup biraz dinlendik. Sonraki durağımız El Hamra’nın üzerine kurulu olduğu tepe ile Albayzin’in üzerine kurulu olduğu tepe arasında, aşağıda, yaşayan gitanoların mahallesine uğramaktı. İspanyollar, çingenelere, gitano diyorlar. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da kendilerine özgü bir yaşam sürüyorlar. Endülüs zamanındaki özgür ortamdan faydalanıp baskıdan kaçarak buraya yerleşmişler. Yine dar ve eğimli Arapça isimli sokaklardan geçip oraya ulaştık. En güzel El Hamra manzaralarından biri de bu mahalleden görünüyordu. Çok kimseyi göremedik ama bir yerlerden müzik sesi geliyordu bizi gülümseten. Doğru yerdeydik ama gitanolara özgü şeyler görebilecek kadar şanslı değildik. Akşama kadar Albayzin’in güzel sokaklarında dolaşıp mahallenin mimarisini keşfettik. Ara ara kafelerde oturup kahve içip dinlendik. Gırnata’nın bir zamanlar kurulu olduğu eski şehri son demine kadar deneyimledik. Gün batımına yakın San Nicholas Meydanı’na çıktık. Hani o enfes manzarayı seyredeceğimiz yer… Seyir terasında güzel bir yer kaptık. Anlaşılan buranın sırrını bizden başkaları da biliyordu. Oturup insan elinin üretebileceği en güzel eserlerden birini, El Hamra’yı, seyre daldık. Artık sadece doğanın El Hamra üzerinde şovunu yapmasını bekliyorduk. Güneş batarken etrafı bir kızıllık kapladı ve bu kızıllık El Hamra’nın kızıllığı ile birleşti. Bin Bir Gece Masalları’nın hepsi sanki şişeden çıkmışlardı. Arap kültürünün bu harika eseri, bugüne kadar üretilmiş bütün emeği gizliyor ve bu gizeme, doğanın büyüsü eşlik ediyordu.  Bir raks başlamıştı, insan emeğinin doğayla, ışığın karanlıkla, göğün yerle, iyinin kötüyle raksı… Bu sırada Yahya Kemal’in dizeleri parça tezahür ediyordu: “Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...”  (…) “Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır” (…) “Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi; Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...”
Mirador'dan ElHamra

             













24 Temmuz 2013 Çarşamba

12. Kaş - Antalya


24 gündür Kaş’tayız, sadece bir haftacık daha bu güzel şehirdeyiz. Arkasını Toroslara, yüzünü denize ve Yunan adalarına dönmüş güzel bir ev kiraladık. Gündüz çeviri yapıp yedi gibi evden çıkıyoruz, ya denize gidip yüzüyoruz ya da şehrin merkezinde keyifle dolaşıyoruz.
Kaş sanki tam benim için yaratılmış! Antalya’daki herhangi bir sahil şehrinin bütün özelliklerine sahip. Çok güzel bir denizi var, yeşilliği var, adaları var, dağları var, Antalya’nın her şeyine sahip, tek bir farkla... Hiç kalabalık değil! Sanırım buraya ulaşım biraz zor diye çok fazla insan gelmiyor. Ayrıca dağla deniz birbirine çok yakın olduğundan abartılı resort oteller buraya gelememiş, bunun neticesinde aşırı zengin turistler ve onlara yönelik aşırı abartılı eğlence anlayışları burada yok. O yüzden burası orta sınıf tatilcilere kalmış; şehrin büyük kısmında küçük oteller, pansiyonlar var; zaten şehir minicik, on dakikada bir ucundan öteki ucuna yürüyebiliyorsunuz.

***
Kaş’ın hemen karşısında Yunanistan’a ait Meis Adası var. “Meis” Yunancada “göz” demekmiş, geçmişte herhalde bir “Kaş-Göz” ilişkisi kurulmuş bu ikili arasında. Yüksek bir yerden adaya doğru bakınca bu benzetmenin ne kadar doğru olduğunu anlıyorsunuz.
***
Kaş’a aşk şehri diyorlar. Zaten “kaş” kelimesinin harflerini bir karıştır, “aşk” oluyor J Gerçekten öyle galiba, dün şehir merkezinde yürürken şöyle bir çevreme baktım metrekareye en az 3 çift düşüyor! Şehrin dar sokakları, morlu beyazlı begonvilleri, misler gibi kokan yaseminleriyle eski evleri, bu evlerin alt katlarına serpişmiş şirin Yunanvari kafeler, bu kafelerin rengarenk kapıları ve sandalyeleri insana huzurlu bir sevgi ortamı sunuyor. Şehir küçük dedim ya, ikinci üçüncü günden sonra sanki bütün şehri tanımaya başlıyorsunuz. Şehrin bir parçası oluyorsunuz. Kendimi şimdiye kadar hiç turist gibi hissetmedim. Şehrin neredeyse tamamı Gezi Parkı direnişini destekleniyor. Nereden mi anladım? Bütün kafelerde "Diren Gezi Parkı, Kaş Seninle" yazılı bir afiş asılmış.

***
Teke Yarımadası’nın geri kalanı gibi burası da biraz zamanlar Lidya devletine ev sahipliği yapmış. Şehrin her tarafına koyulmuş soylu mezarları, bize şehrin geçmişini ve de ölümün yakınlığını gösteriyor. Rivayete göre Lidyalılar ölümden korkmadıklarını göstermek için mezarlarını gündelik hayatın hemen içine, çarşıya, pazara, parka vs. koyarlarmış. Garip bir gelenek... Şehirde bulunan bir diğer eski yapı Antiphellos isimli amfitiyatro. Denize doğru çıkıntı yapan burnun anakaraya yaklaştığı yerde bulunuyor ve tam olarak Meis Adası’na bakıyor. Çevresi zeytin ağaçlarıyla dolu. En üst katına çıktığınızda, karşısına harika bir deniz manzarası çıkıyor, zeytin ağaçlarının uzayıp bittiği yerde Toroslar başlıyor; birden kendinizi Antik Çağ’da hissedebiliyorsunuz. Zeytin demişken... Güzel ve zarif zeytin ağaçları herhalde bu güzel şehrin sahipleri... Şehrin dört bir yanındalar, evlerin bahçelerinde, sokaklarda, dağlık alanlarda, deniz kenarında... Bu zarif ağaçlara baktığımda önlerinde saygıyla eğilesim geliyor... Muhtemelen şu an şehirde dolaşan bütün insanlardan daha yaşlılar... Aralarında ta Lidyalıları görenler bile vardır muhakkak... Lakin tek dertleri yeni zeytinler vermekmiş gibi öylece duruyorlar ve denizden esen meltemin esintisiyle hafif sallanıyorlar... Üç gündür dolunay var ve dolunayın ışığı altında ilahi bir güzelliğe bürünüyorlar... Kaş’a bir dolunay vakti gelip Antiphellos’a çıkıp denize, dağlara ve güzel zeytin ağaçlarına bakıp belki tarihin belki coğrafyanın belki doğanın kalbine dalmalısın dost. Beni bırakın sabaha kadar zeytin hikayesi anlatırım J
Antiphellos'tan
***
Kaş’ın bir güzel özelliği Patara’ya, Fethiye’ye, Kaputaş’a, Olimpos’a, Kekova’ya yakın olması. Üstelik Kaş, dalma, yamaç paraşütü gibi sporların yapılabildiği, güzel turlara çıkılabilen bir şehir. Biz Saklıkent Kanyonu turuna katıldık, safarivari bir tur. Yapmak isteyenler için ayrıntılarını yazayım, sabah 10’da yola çıkıp Üzümlü Köyü’ne gittik, orada bir çay içtik, safari jiplerinde su savaşı yapılacağı söylendi, içi su doldurulmuş  balon satan çocuklardan balon dolu bir poşet aldık, her biri 12 kişiden oluşan 4 jip vardı, biz başta pek gönüllü değildik, balon alma konusunda ama yola çıkıp da savaş başladığında, keşke daha alsaydık diye hayıflandık, eğlencili bir aktivite oldu. Sonrada Saklıkent kanyonuna gittik, bu gibi sudan geçip kanyon boyunca trekking yaptık; kanyonun içinde yürümek keyifliydi. Sonrasında tura dahil olan yemeği yedik (açık büfe meze artı balık veya tavuk) içinden nehir geçen bir restoranta. Ardından Xanthos antik kentine gittik, sonrasında Patara Plajı ile Kaputaş plajını ziyaret ettik. Antalya’daki güzelliklerin çeşitliliğini takdir etme şansı bulduk J Patara plajı sıcak, kumlu ve sığken kanyonun denizle buluştuğu bir noktada bulunan Kaputaş plajı soğuk, taşlı ve derindi. Kaputaş plajına falez gibi bir yerden uzun bir merdivenle iniliyor, yukarıdan harika bir manzarası var. İki yüzüşten sonra Kaputaş’ın üst kısmındaki köprünün orda durup gün batarken karpuz yedik. Bu turun ücreti 60 tl idi. Bizim yapmadığımız ama sizin yapabileceğiniz bazı turlar hakkında da bilgi vereyim dostlar. Denizden Kekova turu en çok övülen tur. Deniz kenarındaki tarihi kalıntılar görülebiliyor ve bazı güzel yerlerde yüzülebiliyor, öğle yemeği dahil küçük teknelerde 60, büyük teknelerde 45 TL. Dalma 35 Euro. Yamaç paraşütü de 200 TL. [Yamaç paraşütünü yapmak içimde kaldı. Bana baya pahalı geldiği için başka zamana kaldı J Yapmak istediğim her şeyi de yapmayayım zaten, yaşamının bir anlamı kalsın ;)]   Genelde fiyatlar standart. Ayak üstü şehrin tanıtımını yaptım resmen. Ha bir de yeşil pasaportu ya da Schengen’i olanlar için Meis Adası’na gitme şansı var. O da 60 TL. Bu arada evdeki radyolar ilginç şekilde sadece Yunan radyolarını çekiyor. Kahvaltı ederken her gün Yunan müzikleri dinliyoruz. Çok keyifli oluyor, hatta frekans da vereyim 104.3. Güzel müzikler çalıyor. Arada Türkçesi de olan bazı şarkılara denk geliyoruz. Yunanlarla ortak bir şeyler paylaşmaktan çok keyif alıyorum J Keşke şu burnumuzun dibindeki Meis’e vizesiz gidebileydik.
Kafelerden herhangi birini övmeyeceğim, hepsi güzel hepsine gidebilirsiniz. İyi sebze meyve yemek isterseniz, Cuma günü kurulan semt pazarına gidin, biliyorsunuz Türkiye’de en güzel sebze meyve Antalya’dan çıkar. Sakın marketlerdekinden almayın, cumayı bekleyin ;)

***

Ben bu şehri çok sevdim arkadaş! Sokaklarını, sükunetini, denizini, doğasını, dost alakargaları, arada bir evin yanından geçip giden arap bülbüllerini, gün boyu dağdan süzülme oyunu oynayan kumruları, masmavi denizi, begonvillerin morunu, yaseminlerin kokusunu, zeytinin yeşilini, Toros’un heybetini, yakamozlarının davetkarlığını... Kaş’a aşk ve Kaş’ta aşk başka...





25 Mayıs 2013 Cumartesi

11. Venedik - Kalbur Üstünün Büstü

Floransa’dan sonraki durağımız Venedik’ti. Floransa’dan yola çıkıp akşama doğru Venedik’e vardık. Venedik’te hosteller çok pahalı olduğundan geceyi Venedik’te geçirmeyecektik. Gökhan’ın Trevisolu arkadaşı Stefano’nun yanına, Treviso’ya gittik. Yani Venedik’teki tren istasyonunda iner inmez, yeniden trene binip Treviso’ya geçtik. Çok uzak değildi zaten. Geceyi Treviso’da geçirip sonraki sabah Venedik’e dönecektik. [Bu arada Venedik’i gezmeyi planlayanlara böyle bir şey yapmalarını tavsiye edebilirim. Venedik’te değil de çevre kasabalarda hostellerde daha ucuza kalabilirler].
Treviso'daki nehir
Treviso Meydanı

Geride bıraktığımız sekiz şehrin yorgunluğu üzerimizdeydi. Sağolsunlar Stefano ve ailesi, yaptıkları güzel İtalyan yemekleriyle yorgunluğumuzu atmamıza yardım ettiler J Çok güzel bir akşam yemeğinden sonra Treviso’yu gezmeye çıktık. Güzel, eski bir meydanı vardı. Işıklandırması çok hoştu. Tembel tembel akan bir nehir, eski yapıların arasında dolaşıp Adriyatik Denizi’ne doğru yol alıyordu. Bir şeyler içip eve döndük, uyuduk. [sakin bir şeyler yapmaya ihtiyaç duyuyorduk J]
Sonraki gün Venedik… Sabah erkenden yola çıktık. Stefano’nun annesi bize güzel sandaviçler yaptı. Bizi bekleyen “pahalılık” tehlikesine karşı uyardı. Sonrası tren… Venedik adalarına sanırım deniz doldurularak yapılmış tren yolu üzerinden geçiliyor. Trendeyken, kendinizi suyun üstünde gidiyor sanıyorsunuz.
Adaların hemen girişinde Santa Lucia tren istasyonu var. Orada indik. İnterrail çantalarımızı emanetJ 

e bıraktık. Sonra şehri keşfe çıktık. İtiraf etmem gerekir ki interrail yolculuklarımız sırasında en beğenmediğim şehir Venedik oldu. Tuhaf olmasına tuhaftı, güzel olmasına güzeldi ama tamamen bir üst sınıf şehriydi. Etrafta gezen insanlar, işyerleri, evler her şey altsınıfları dışlıyordu, o yüzden bu şehre kendimi çok yabancı hissettim. Böyle hissetmem biraz da yolculuk yapmaktan bıkmaya başladığımızdan olacak herhalde. Bunun dışında, gözüme çarpan ilginçlikleri anlatayım
Şehirde sokak yerine kanallar var. Tek ulaşım biçimi deniz ulaşımı. Taksiler, çöp toplama araçları, ambülanslar hep gemi, kayık vs. Ve her mahalleye köprüler geçerek gidiyorsunuz.
Canal Grande
 Elimizde harika olmasına rağmen bu bağlantılar kaosunda defalarca kaybolduk. Niyetimiz San Marco meydanına gitmekti. Önce Rialto Köprüsü’ne uğradık. Bu köprü Venedik’teki Ponte Vecchio gibi, üzerinde mağazalar bulunduran bir köprü. Mağazalarda yalnızca turistik eşyalar satılıyor. Sanırım bütün Venedik’te yalnızca turistik eşya satan yerler var. Venedik, yukarıdan bakınca Canal Grande’nin ayırdığı iki büyük ada ve bu adaların çevresindeki irili ufaklı adacıklardan oluşuyor. Köprü Canal Grande üzerine kurulmuş. Köprüyü aşıp dar kanalların üzerindeki küçük köprüleri aşa aşa San Marco meydanına geldik. Ünlü katedrali dışarıdan seyrettik. Venedik’te amaçsızca gezindik. Artık bezmişlik hali vardı üzerimizde. İkinci ada parçasının sonundaki parka gittik. Bakta saatlerce oturduk. Parkın yanında o ünlü Venedik Bienali vardı. Girmedik J Bankta oturup her beş dakikada bir geçen transatlantikleri saydık, İtalyanın turizmden ne kadar para kazandığını hesaplama çalıştık Türk mantığıyla. J Anlayacağınız o meraklı ruhu bir süreliğine rafa kaldırmıştık. Artık Türkiye’ye dönme arzusunu hissetmeye başlamıştık.

Gün batarken kaybola kaybola tren istasyonuna döndük. Tren kalkana kadar merdivenlerde oturduk. Bir sonraki yolculuğumuz Viyana’ya idi.
San Marco Meydanı








10 Mayıs 2013 Cuma

10. Floransa - Güzeli Doğuran Güzel


Uzun süredir yazamıyorum. Geride kalan zamanda güzel bir İspanya’ya turu yaptım, yedi (Barselona, Madrid, Granada, Malaga, Cordoba, Sevilla, Valencia) şehir gezdim. 2011 İnterrail turu yazılarımı tamamladığımda, ki tamamlamama birkaç şehir (Venedik, Treviso, Viyana ve Prag) kaldı, onları da bir bir ekleyeceğim. Şimdi bir güzeller güzeli Floransa ile devam edeyim… [ Dan Brown’ın son kitabı Cehennem’in kapağında Floransa’nın resmini gördüm. İlginç bir Floransa macerası bizi bekliyor herhalde]
***
İtalya’da Rönesans’ın Floransa’da başladığı söylenir çünkü Rönesans’ın en büyük sanatçılarından Leonardo da Vinci ve Michelangelo bu güzel şehirde yetişmiş ve belki tuvale ilk dokunuşlarını burada deneyimlemişlerdir. Büyük yazar Dante de bu şehrin havasından suyundan tadıp yazmıştır en büyük eserlerini. Boticelli, Machaivelli ve daha birçok sanatçı ve yazar buranın havasını solumuştur. Bu kadar çok sanatçının bu topraklarda yetişmesinin bir tesadüf olduğunu düşünüyorsunuz belki. Floransa’yı görene kadar ben de öyle düşünüyordum. Lakin Floransa, sanatın kendisi olarak doğmuş bir şehirmiş meğer. Bir yanda doğanın sanatkar elleri, diğer yanda estetik insan elinin ortak emekleriyle yaratılmış Floransa. Güzele bu kadar maruz kalıp sanatçı olmamak mümkün mü? Şehirde gezerken yahut yüksek bir tepeye dikilmiş Musa heykelinin önünden şehre bakarken elinizi yüzünüzü düzeltme ihtiyacı duyuyorsunuz, konuşurken seçtiğiniz kelimelere dikkat ediyorsunuz, bir şiir peyda oluyor dilinize ya da bir şarkı...
                     
Floransa’yı çevreleyen tepelerin birinde, turistik bir çadır kampında kaldık. Sıradan bir hostel yerine, böyle bir yerde kalıp değişik bir şey yapalım diye düşünmüştük. Komiktir, Floransa’ya giderken şehrin nasıl bir şehir olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu, basit bir şehir sanıyorduk, bari şehri gezmekten sıkılırsan, ormanda dolaşır, temiz hava alırız diye çadır kampını tercih etmiştik. Şimdi bu fikir çok komik geliyor J
Eşyaları çadırda bırakıp tepeden aşağı, şehre doğru yola çıktık [Çadırlar bildiğimiz çadır gibi değil, prefabrik binalar gibi, küçük evcikler, içlerinde yatak var ve kapıları kilitlenebiliyor]. Sabahın o saatinde dahi, Arno Nehri’nin iki yakasına dantel gibi işlenmiş Floransa şehri harikulade görünüyordu. Ormanlık alandan inip eski ve güzel evlerin arasına, temiz ve düzenli sokaklara daldık, biraz yürüdükten sonra Ponte Vecchio’ya [Eski Köprü] geldik. Ponte Vecchio, çok tuhaf bir köprü. Üzerine gecekonduvari kulübeler inşa edilmiş, kulübelerin renkleri turuncudan başlayıp sarının her tonunu dolaşıyor. Kulübe dediğime bakmayın, hepsi mücevher dükkanı olmuş şimdi. Bu köprü 2. Dünya Savaşı’ndan sağlam çıkan tek köprüymüş. Bu köprüye günbatımında döneceğiz ve en güzel günbatımlarından birine tanık olacağız. 
Ponte Vecchio
Şimdi yolumuza devam edelim. O koca kubelli binayı bulalım. Köprüyü geçince, sağa döndük, nehir boyunca devam eden kemerli sokak boyunca yürüdük. Uffizi Galerisi’nin gölgesi altında yürüyorduk. Uffizi Galerisi de dünyanın en Rönesans koleksiyonlarından birine sahip. Hemen yanında da Galileo Müzesi var. İkisini de gezmek istedik, fakat bu ziyaretleri, mücbir sebeplerden ötürü, bir başka Floransa seyahatine bırakmaya karar verdik. Sola dönüp küçük bir sokağa girdik. Her yanımız buram buram Rönesans kokuyordu [Abartıyorumdur belki]. Kokunun geldiği yer Piazza della Signoria [Türkçeye Hz. Meryem Meydanı diye çevirebiliriz sanırım] imiş. Bu meydanda Neptün Çeşmesi’ni, Herkül heykelini ve meydanı süsleyen diğer heykelli gördük. Heykeller şehrin sanatsal karakteriyle çelişir gibiydiler. Kafa kesme, savaş ve öldürme temalarıyla yapılmışlar. Savaşı da estetize etmeye mi çalışmışlar diye düşündürtüyor.
 
Zihnimizde canlı imgelerle yolumuza devam ettik. Yine dar sokaklara girip yeni bir meydana ulaştık. Bu sefer karşımızda, bütün heybetiyle, Santa Maria del Fiore Katedrali, nam-ı diğer Duomo [kubbe] duruyordu. Bir sanat tarihçisi olsam katedral üzerindeki görkemli süslemeleri uzun uzun anlatırdım ama cahil bir izlenimci olarak sadece çok etkileyici olduklarını söyleyebiliyorum. Özellikle kubbe çok güzel. Dünya’nın en büyük katedral kubbelerinden biriymiş. Bu yorumu neden yapıyorum bilmiyorum ama çok dostane bir havası var. O boğuk gotik kubbelere hiç benzemiyor. Herhalde Rönesans yapısı olmak böyle bir şey.
Duomo’nun yanından ayrılıp gün batımına kadar Floransa sokaklarında dolaştık, büyük ihtimalle tarihsel anlamları çok önemli olan yapılar gördük, tuhaf İtalyan yemekleri yedik, gezdik dolaştık. Gün batımına yakın tepemize dönüp güzel manzarlı bir yerde oturup şarap içmeye karar verdik. Güneş hafiften tepelerin koynuna girmeye başlamıştı. Gökyüzünde kırmızının ve mavinin tonları menevişlenmeye başlamıştı. Son sokağı geçip Ponte Vecchio’ya geldiğimizde, güzel bir klasik gitar sesi duyduk. Ses köprünün ortasından geliyordu. iki gitarist, Arno Nehri’nin mendereslerinin, tepelerin ve güneşin birleştiği yerde yitmekte olan güne bakıp güzel bir şarkı çalıyorlardı. Öylesine güzel bir ses ve görüntü cümbüşüydü ki kelimelerin ve fotoğraf makilerinin kifayetsiz kalacağını düşünüyorum. 
Zira çektiğimiz fotoğraflara baktım. O gün gördüklerimizin yüzde birini bile yakalayamadığımızı fark ettim. 
Hatırlama yetimin yardımı bile yetersiz. Gidip yine görmek lazım! Karanlık çökünceye kadar orada durduk ve Güneşle Dünyamızın ışık dansını seyrettik. Rönesansın büyük ressamları, fırçalarını bu ışığı sürüp resim çiziyor olmalıydılar!
Güzel bir manzara da bizi tepemizde bekliyordu. Musa amcamızın heykeline kadeh kaldırıp geceliğini giyinmiş Floransa’ya çapkın çapkın baktık; bu şehir insanı güzelliği ile sarhoş ediyor…
   










7 Nisan 2013 Pazar

Adım Adım İnterrail Planı: Haydi Herkes İnterrail’e!



A. İnterrail Nedir? Neden Yapılmalıdır?
Bu yazımda kendi deneyimlerimden yola çıkarak İnterrail’in ne olduğunu, adım adım nasıl yapılabileceğini en basit şekilde anlatmak istiyorum. Eksik yazdığım şeyler elbet olacaktır, tecrübeli arkadaşların katkılarını bekliyorum. Yazı interrail öncesi, sırasında ve sonrasında yapılması gerekenleri adım adım anlatıyor. Umarım faydası olur! Maksat sizi kanatlandırmak olsun!
2011 yılı Temmuz ayında İnterrail bileti alıp çok az para harcayarak şu şehirleri gezme şansım oldu:
1-Prag
6-Roma

Amacım deneyimlerimi aktarıp Türkiye’den daha fazla insanı yurtdışına çıkmaya ve dünyaya açık olmaya teşvik etmek. İnsanın kendi dünyasını ve dış dünyayı değiştirebilme cesareti göstermesinin en önemli yollarından biri gezmek.
1-İnterrail Nedir?
Önce İnterrail’in ne olduğunu anlatmak lazım, bunun için TCDD’nin sitesindeki tanıma başvurayım:
“INTERRAIL PASS, Avrupa Demiryolları İşletmeleri tarafından uygulanan, gezginlere ucuz ulaşım olanağı sağlamayı amaçlayan bir pas bilet uygulamasıdır. Aynı biletle, istenen yerde ve zamanda istenen trene binme olanağı sağlar.”
İnterrail bileti altın anahtar gibi. Avrupa’daki neredeyse her trene binebilmenizi sağlıyor.
“İnterRail Global Pass bileti Avrupa'nın 30 ülkesinde 5 gün ile 1 ay arasında, InterRail Bir Ülke Pass bileti ise seçeceğiniz 30 Avrupa ülkesinden herhangi birisinde 3 ile 8 gün arasında sınırsız serbest dolaşım olanağı” sunuyor. Yani 30 gün boyunca her gün geçerli bir bilet alarak Avrupa’nın 30 ülkesini birden gezebilmeniz mümkün! Bunu yapmayı başaran olmuş mudur bilmiyorum ama çok ilginç bir deneyim olabilir! J Neyse kısacası 1 interrail global pass bileti + yeşil pasaport (şanslılar sizi!) ya da (Schengen vizeli normal pasaport) sahibi iseniz, Avrupa’nın 30 şehrini tren rayları üzerinde rahatça gezebilirsiniz. Bir seçenek daha var, o şimdilik bizi ilgilendirmiyor: tek bir ülke içinde 3 ile 8 gün arasında geçerli bilet. Yani tek bir Avrupa ülkesini seçip onu enine boyuna tren rayları üzerinde gezebiliyorsunuz. Hazırsanız, interrail turunuzu planlamaya başlayabiliriz.

B. İnterrail Öncesi Hazırlık
Öncelikle sakin olun! Derin bir nefes alın! Yurtdışına çıkmaktan korkanlara, çok zor ve karmaşık olduğunu düşünenlere söylüyorum! Eğer doğru yöntemleri uygularsanız, yurtdışına çıkmak da gezip dolaşmak da çok kolay! Ben de çok zor olduğunu düşünürdüm eskiden öyle değilmiş, gördüm, deneyimledim.
Avrupa son derece düzenli, altyapısı sağlam ve en önemlisi güvenli bir kıta o yüzden gezmeye yeni başlayanların ilk tercihi olması çok doğal. İnterrail bileti uygulaması da harika bir uygulama. Bize bu güzel fırsatı değerlendirmek kalır! J
Biz gezerken en az parayı harcayarak en çok yeri görmek için çabalamıştık. Sizlere de ekonomik bir gezi planı sunmaya çalışacağım. Adım adım yapılması gerekenleri sıralayım:
1)-Pasaporta başvurun.
Pasaport başvurusu yapabilmek için http://www.epasaport.gov.tr/ sitesine girip en yakınınızdaki emniyet müdürlüğünden randevu alıyorsunuz. Formu doldurduktan sonra getirmeniz gereken evraklar yazıyor. Ziraat Bankası’na Cüzdan bedeli (72 TL) + pasaport harcı (ücreti kaç yıllık alacağınıza gore değişir, 6 aylık 92 TL, 1 yıllık 135 TL … Sık gezmeyi düşünüyorsanız gelecekte 10 yıllığa başvurmanızı öneririm.) ücreti ödüyorsunuz, makbuzları randevu günü emniyet müdürlüğüne götürüyorsunuz. Eğer öğrenciyseniz, pasaport harç bedeli ödemekten kurtulma şansınız var. Üniversitenizin Gençlik Spor Dairesi veya Öğrenci İşleri Dairesi’ne (üniversiteye göre adı değişebiliyor) gidip yurtdışına kültür-eğitim faaliyeti için gideceğinizi söyleyerek Pasaport Harcı Muafiyet Belgesi alabilirsiniz. Bu belge sayesinde sadece pasaport cüzdan bedeli ödüyorsunuz, harç parası vermiyorsunuz ve bir yıllık pasaport alabiliyorsunuz. Bazı üniversiteler zorluk çıkarabiliyorlar ama böyle bir hakkınız var, kullanmak için çabalayın J
2)-İnterrail Planınızı Yapmaya Başlayın.
a). Sizinle gelecek arkadaşlarınızı belirleyin. Uyumlu arkadaşlar bulmaya özen gösterin.
Öncelikle kaç kişi gidileceği önemli bir soru. Bence 3 kişi gitmek ideal ama kalabalık gezip iyi vakit geçirenler de oluyor. Kalabalık gezmenin dezavantajları: trenlerde veya hostellerde yeterince yer olmayabiliyor. Bazen kalabalık şehir içinde dağılıyor, yeniden toparlaması zor oluyor. Hostel yerine parklarda, havaalanlarında vs. konaklayacaksanız, kalabalık bir avantaja dönüşüyor. Yine de tercihe kalmış bir seçenek.  
Yaklaşık bir ay boyunca her gün göreceğiniz kişileri seçeceksiniz. İletişim kurması kolay, uyumlu, mırın kırın etmeyen kişilerle gezmek her zaman güzeldir. Tam tersi kabusa dönüşebilir. Bu arada en az bir kişinin iyi İngilizce konuşması, birçok işinizi kolaylaştırabilir.
b). Güzel bir planınız/rotanız olsun. Sonradan istediğiniz kadar değişiklik yapabilirsiniz.
Pasaport aldıktan sonra ikinci hamle aslında vize başvurusu ama vize başvurusu yapmadan önce mantıken Avrupa’yı nasıl gezeceğinizi planlamanız gerekiyor. Nereden başlayıp nerede bitireceksiniz? Birden fazla ülkeyi gezeceğiniz için Schengen vizesine başvurmanız gerekiyor. Schengen vizesi 26 (4’ü AB üyesi değil) Avrupa ülkesini kapsıyor. Bu ülkelerin herhangi birinden vize başvurusu yapabiliyorsunuz. O halde açın Avrupa haritasını ilk gezmek istediğiniz ülkeyi seçin! Schengen ülkelerine şuradan bakabilirsiniz: Schengen Ülkeleri

İpucu: Türkiye kolay vize veren Avrupa ülkeleri var(mış). Doğruluğundan çok emin değilim ama İtalya ve Hollanda en kolay vize veren ülkelermiş. Fransa ile Almanya ise süreci en çok zorlaştıranlarmış.

İnterrail biletinizi kendi ülkenizde kullanamıyorsunuz. Yani interrail turunuza yurtdışında bir ülkede başlayacaksınız. Bazıları en yakınımızdaki ülkeden Yunanistan’dan başlıyorlar. Fakat Yunanistan’daki krizden sonra Avrupa’daki diğer ülkelere tren seferleri ne durumda emin değilim. Bir ara Yunanistan İnterrail kapsamından çıktı deniliyordu, son duruma bakmak lazım. Biz Çek Cumhuriyeti’ne (Prag’a) uçakla geçip Avrupa’da ülke ülke dolaşıp Kuzey’den güneye bir yuvarlak çizmiştik. Sonra aynı şehirden uçakla Türkiye’ye döndük. Aşağıdaki bir alternatif bir interrail turu önerisi sunacağım.


İpucu: Avrupa’nın çeşitli şehirlerine uçak biletlerini sorgulayın. En ucuz biletini bulun ve uçakla oraya geçip tura oradan başlayın. İtalya şehirleri genelde ucuz oluyor. Alitalia gibi uçak şirketleri 26 yaş altı gençlere indirim yapıyor.  Genctur’un sitesinde ekonomik uçak biletleri kısmı var, ücretleri ucuzdan pahalıya dizen bir sistemleri var.
Şimdi diyelim ki arkadaşlarımızı belirledik. 3 kişi yola çıkacağız. İtalya’dan başlamaya karar verdik. Aşağıdaki resimdeki gibi bir gezi planı yaptık. Barselona’dan da ülkemize döneceğiz. Demekki şimdi İtalya’ya vize başvurusu yapacağız. Bu arada gidilecek tarihler de çok önemli. Avrupa’daki ülkelerin çoğu Ağustos’ta tatilde oldukları için trenler tıklım tıklım oluyor ve İnterrail biletiniz olduğu halde birçok trene yer olmadığı için binemiyorsunuz. O yüzden mümkün olduğunca Ağustos’a sarkıtmamakta yarar var. O yüzden Temmuz’un başında gideceğimizi varsayalım. Temmuz’un 1’inde İtalya’nın Roma şehrine gidiyoruz! Şimdi haydi vizeye!


3. Vize Başvurusu. Ne kadar erken o kadar iyi!
Vize başvurusu yapabilmek için belge avcısı olmanız gerekiyor J Diğer belgelerin yanında, götürmeniz gereken en temel belgeler şunlar:
(i)-İnterrail Bileti
(ii)-Gidiş-dönüş uçak bileti [ya da hangi vasıta ile dönecekseniz]
(iii)-Avrupa’da kalacağınız süre boyunca konaklayacağınız yer [bunu nasıl kolayca halledebileceğinizi az sonra anlatacağım]
(iv)-Pasaport
(v)-Vizeyi alacağınız ülkenin şart koştuğu diğer belgeler

(i) İnterrail Bileti
27 yaşından gün almamış gençler için çeşitli interrail bileti tarifeleri mevcut. 22 günde 10 gün, 10 günde beş gün ya da 30 gün boyunca her gün geçerli tek bir interrail bileti alıp schengen vize bölgesindeki bütün Avrupa ülkelerine girip çıkabiliyorsunuz. Tercih ettiğiniz bilet türüne göre ödeyeceğiniz para değişiyor. Bizim aldığımız bilet 22 gün içinde 10 geçerli olan biletti. Ki gezmek isteyen arkadaşlara en çok tavsiye edeceğim bilet türü bu. 10’da 5 çok kısa, 30 gün geçerli olanı da çok uzun. Sonlara doğru bıkmaya başlayabiliyorsunuz.

İpucu: Bileti tcdd gişelerinden ya da Genç Tur acentasından alabiliyorsunuz. Biz Genç Tur’dan aldıydık. Baya yardımcı oluyorlar. Bilet fiyatları ve türleri için TCDD’nin sitesine bakabilirsiniz: http://www.tcdd.gov.tr/home/detail/?id=259

Neyse devam edeyim, nasıl kullanıldığını anlatmaya. 22 gün içinde 10 gün geçerli biletinizin 10 gününde, bileti bir gün içinde istediğiniz kadar kullanabiliyorsunuz ve, örneğin 12 Ağustos’ta Prag’tan Berlin’e geçtiniz ve aynı gün Hamburg’a ve sonrasında Hannover’e iki trene daha bindiniz, bunların hepsi tek bir seyahat günü içinde sayılıyor ama bir günü aşmaması gerekiyor, aksi takdirde bir gününüz daha gidiyor. Bu arada biz bileti 249 Euro’ya almıştık.

Öyleyse 1 Temmuz 2013’te Roma’ya ulaşacağız, orayı 3 gün gezelim, sonra 4 Temmuz günü interrail biletimizi ilk defa kullanmaya başlayalım, İtalya’nın en güzel şehri Floransa’ya doğru yola çıkalım ve 10 biniş hakkından ilkini kullanmış olalım! J Mükemmel bir başlangıç!
(ii)-Gidiş-dönüş uçak bileti
Yukarıda biraz bahsettim ama burada birkaç şey daha ekleyeyim. Uçak biletini ne kadar erken alırsanız, o kadar ucuza alırsınız, internetten olabildiğince araştırma yapın, rumbo.es, genctur, normal havayolu siteleri hepsine bakın. Şimdi bizim planımız 1 Temmuz’da İtalya’ya gidip 26 Temmuz’da Barselona’dan dönmek diye varsayıyoruz. Siz tabii ki daha uygun seçenekler üreteceksiniz. Ama bu fikir elimizin altında dursun. Vize başvurusunda gidiş-dönüş tarihinizin belli olmasına çok önem veriyorlar. Aklınızda bulunsun.

(iii)-Konaklama Bilgisi
İnterrail sırasında çeşitli konaklama biçimleri üzerine bilgiyi aşağıya yazacağım ama vize başvurusunda başınız ağırmasın diye yapacağınız en mantıklı şey, hostel rezervasyonu yapmak ve rezervasyon belgelerinin çıktısını vize başvurusuna koymak, daha sonra da vize başvurusundan sonra bu rezervasyonu iptal etmek. Bunu nasıl yapacağınızı kısaca anlatayım.
Hostel Bookers (http://www.hostelbookers.com/) veya Hostel World (http://www.hostelworld.com/) sitelerine girip gideceğiniz ülkedeki (şehirdeki) hostelleri en ucuzdan en pahalıya doğru diziyorsunuz, en ucuz hostel seçip yurtdışında kalacağınız gün sayısı kadar rezervasyon yapıyorsunuz. Birden farklı şehirde yapsanız daha iyi olur. Rezervasyon işlemi sırasında Payment Protection (Ödeme Koruması) seçeneğini işaretliyorsunuz, böylece rezervasyonu iptal edeceğiniz zaman paranızı geri alabiliyorsunuz, bu işlem için de oldukça düşük bir ücret ödüyorsunuz, 1-2 Euro gibi bişey. Vizenizi aldıktan sonra da rezervasyonları rahatça iptal edebiliyorsunuz.
Geri kalan belgeler kolay bulunabilecek şeyler. Öğrenci olduğunuz için çok uğraşmayacaksınızdır. Her ihtimale karşı erkenden başvurun, ben geç başvurmuştum, az kalsın uçak biletim yanıyordu, aman dikkat edin.

C. İnterrail’e Başlarken
Pasaport, vize, İnterrail bileti tamam. Şimdi yaklaşık bir ay sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Haziranın son haftasındayız, resmi işlerimizi erken hallettik.
1)- Şimdi ilk soru: Yanımızda ne götüreceğiz?
Temel gereklilikler:
1-İnterrail çantası (40 lt ve üst)
2-Normal sırt çantası
3-Uyku Matı/Uyku tulumu (Hostelde uyumayı tercih etmeyenler için)

İpucu: Yanınızdaki eşya miktarını ne kadar minimum tutarsanız, yolculuk sırasında o kadar rahat edersiniz. Gün gelecek, sırtınızdaki koca çanta ile saatlerce yürümeniz gerekecek. Yola çıkarken şu da lazım olur, bu da lazım olur diye koyarken iki kere düşünün!
Çantanızda mutlaka olması gerekenler diyebileceğim şeyler de şunlar:
1-Terlik (hostellerde çok lazım oluyor)
2-Küçük bir üçlü priz (kalacağınız odada tek bir priz varsa ve hepinizin telefonları şarj etmesi gerekiyorsa, sıkıntı yaşamayın diye)
3-Şemsiye veya yağmurluk (yazın gidiyoruz, yağmur yağmaz sanmayın)
4-Diş fırçası, sabun, küçük kutuda şampuan
5-Şapka (yazın sıcağında yanmayın diye)
6-İsviçre Çakısıvari bir çakı: İçinde çatal, bıçak, kaşık olan bir çakı, çok işinize yaracaktır. Ama dikkat edin, uçağa bineceğiniz zaman, yanınızda değil, check-in sırasında teslim ettiğiniz çanta içinde olsun.
7-Cildiniz hassassa, güneş kremi.
8-Uzun yürüyüşlere uygun, rahat bir ayakkabı.
9-Not defteri. Gördüğünüz, deneyimlediğiniz güzel şeyleri yazın. Hatırlarım demeyin, unutursunuz.
10-Pasaportu, cüzdanınızı ve interrail biletinizi koruyacak bir dosya/küçük çanta.
9-Diğer ihtiyaçlarınız (minimum düzeyde)

2)-İnterrail sırasında konaklama
İnterrail yaparken çeşitli şekillerde konaklayabilirsiniz:
(i) Hostel
Hostelbookers veya hostelworld sitelerine girip rezervasyon yapın. Hosteller en temel konaklama ihtiyaçlarınızı karşılayan yerler: yatacak yer + banyo. Tabii fiyatlar arttıkça hizmetleri de artıyor J Ama en temel ihtiyaçlar yeterli oluyor. Zaten gün boyu gezecek oluyorsunuz. Yine ne kadar erken rezervasyon yaparsanız o kadar ucuza kurtarabilirsiniz. Yine de bütün rezervasyonları birden yapmayın, sonradan planda değişiklik yapıp şu şehre değil de bu şehre gidelim derseniz, paranız yanmasın. 48 saat öncesine kadar iptal işlemi yapabiliyorsunuz. Yine de dikkat!
(ii) Couchsurfing
Couchsurfing’i duymuşsunuzdur. couchsurfing sitesine giriyorsunuz, facebook gibi profil açıyorsunuz, sonra gideceğiniz şehirlerde evini açan insanlara onların yanında kalmak istediğinizi belirten iletiler yazıyorsunuz, kabul ederlerse onların yanında kalabiliyorsunuz. Eğlenceli ve güzel bir sistem, yine ne kadar erken davranırsanız, o kadar iyi olur. Hostel masrafından kurtulursunuz.
(iii) Gece treni kullanmak
Her interrailcinin hayalidir. Gece treni kullanıp konaklamayı aradın çıkarmak. Biz sürekli gece treni kullanırız diye düşünmüştük gittiğimizde. Fakat Ağustos ayında gittiğimiz için hiç yer bulamadık. Bulduğumuzda da bizden tren rezervasyon ücreti istediler ki rezervasyon ücretleri 50 Euro ile 125 Euro arasında değişiyordu! Ver(e)medik tabi. Unutmayın, interrail biletiniz olsa da büyük şehirler arasında gideceğiniz zaman trende rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Bunun içinde normal şartlarda 3 ile 10 Euro arasında değişen ücretler ödüyorsunuz. Yani toplamda bir 50 Euro buna ayırmanız iyi olur.
(iv) Dışarıda Yatmak: Park, Sahil, Havaalanı
Bazı interrailciler, hostele para vermek istemiyorlar. O yüzden geceyi park, sahil ya da havaalanında geçiriyorlar. Biz Barselona ve Nice’te birer geceyi dışarıda geçirmiştik, çok büyük sorun olmuyor. Ama işte o günün sonrasındaki günde gezecekseniz, sırtınızda kocaman çantalarla gezmek zorunda kalabiliyorsunuz. Kalmak istemiyorsanız da 2-5 Euro arasında para verip çantaları tren istasyonlarındaki emanetçilere bırakabiliyorsunuz. Uyku için en çok tercih edilen yerler havaalanları. Hatta şöyle bir site yapmışlar: http://www.sleepinginairports.net  Çok ilginç ve faydalı. Hangi havaalanında uyuyabileceğinize buradan bakabiliyorsunuz. Eğer park sahil gibi yerlerde uyuyacaksanız, yolculuğa çıkmadan önce yer araştırması yapmanızı tavsiye ederim.
3-Yeme-İçme
Hostellerde kalmayı planlıyorsanız, mutfağı olan hosteller ayarlamaya çalışın. Makarna vs. alıp hostelin mutfağında yemeği ucuza kapatabilirsiniz. Gezeceğiniz şehirlerin meşhur yemeklerini yemeği düşünürseniz, pahalıya patlayabilir. Su için de bir şişeniz olsun yeter. Her musluktan doldurabilirsiniz. Market almanıza gerek yok J Ölmezsiniz, merak etmeyin J Amaç gezmek olduğu için, diğer bütün ihtiyaçları minimum düzeyde tutmanızı tavsiye ederim.

D. İnterrail Zamanı!
Pasaportumuzu, vizemizi, biletimizi aldık. Çantamızı güzelce hazırladık, arkadaşlarla birbirimizi gaza getirdik, mutluyuz, Avrupayı keşfe çıkıyoruz! Çok güzel olacak, çok!
İpucu: Mesela Floransa’ya gidiyorsunuz, sonraki durağınız da Venedik. Floransa’ya varır varmaz, istasyonda Venedik rezervasyonunuzu yaptırın. Venedik’e gittiniz, hemen sonraki şehre rezervasyonunuzu yaptırın. Hem yerinizi erkenden almış olursunuz, hem de sonradan istasyona dönüp vakit kaybetmezsiniz.
Gitmeden önce şehirler hakkında biraz bilgi edinin, nerelerin gezilmeye değer olduğunu öğrenin. Mümkünse oraların yerleri ile tanışın, klasik turist şablonundan çıkıp şehri yerlisi gibi gezin J  Olabildiğince çok şehir gezin, olabildiğince çok insanla tanışın, olabildiğince çok değişin! Türkiye’ye geri döndüğünüzde, özgüveniniz artıyor, dünya size daha küçük gelmeye başlıyor, her şey yapılabilir gelmeye başlıyor.
Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, dönünce gördüklerinizi, yaşadıklarınızı anlatın bize! Bir blog yazın!

Faydalı siteler:
1-maps.google.com - Plan yaparken çok faydası oluyor.
2-raildude.com        - İnterrail konusunda uzmanlaşmış bir site.