14 Haziran 2014 Cumartesi

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Ucuza ve Daha Güzel Gezmek İsteyen Herkesin Mutlaka Bilmesi Gereken 12 Site!

Ucuza ve Daha Güzel Gezmek İsteyen Herkesin Mutlaka Bilmesi Gereken 12 Site
Kabul edelim internet genel anlamıyla teknoloji hayatımızı radikal bir biçimde değiştirdi. Herkese nimetler sunan internet olanakları gezmeyi seven bizleri de es geçmiyor. Üstelik dünyayı gezme hayalini zenginlerin tekelinden kurtarıyor! Daha uygun fiyata, daha akıllıca ve (bence) daha çok keyif alarak gezmemize yardımcı olan harika internet siteleri var. İşin ilginç yanı herkesin bu siteleri bildiğini sanıyordum. Avusturya-Slovenya turunu tamamladıktan sonra İstanbul’a döndüğümde arkadaşlara bu internet siteleri vasıtasıyla yaptıklarımızı/yapabildiklerimizi anlatınca, hiçbirinin bu internet sitelerini bilmediğini fark ettim. Bundan dolayı bu tür faydalı siteleri anlatan bir yazı yazıp siz güzel insanların daha ucuza ve daha güzel seyahat etmenize katkı koymak istedim. Küçük püf noktaları da ekledim.

A. Kalacak Yer Konusunda faydalı siteler


1. Site adı: Couchsurfing
Özelliği: Ücretsiz kalacak yer, yerel insanlarla tanışma fırsatı, yeni etkinlikler
Dünyada en yaygın kullanılan gezgin sitelerinden bir tanesi. Couchsurfing’te facebook gibi bir hesap oluşturuyorsunuz. “Couch” çekyat demek, “surfing” de bildiğiniz sörf J “çekyat sörfü” diyebilirsiniz. Genel mantık şu: evinizde boşta bir çekyat, yatak, oda (hatta bazen yer yatağı kurulabilecek bir alan) varsa ve uygunsanız; bu internet sitesinde evimde “boş yer var” insanlar gelip kalabilir diyorsunuz, isterseniz açtığınız alanı fotoğraflayıp koyabiliyorsunuz, eviniz uygun değilse “bir çay/kahve içmeye takılabilirim” gibi bir seçenek var, onu seçebiliyorsunuz, son olarak “uygun değilim” diyebiliyorsunuz. Ayrıca siz de kimlerin evi uygun ona bakabiliyorsunuz ve insanlara “couch request” yani evlerinde kalma isteği yollayabiliyorsunuz, facebook’taki gibi mesaj atma şansınız da var. Muhteşem işleyen bir sistem. Ayrıca yaşadığınız/bulunduğunuz şehri seçiyorsunuz ve karşınıza o şehirde bulunan herkesin sorduğu soruların bulunduğu bir duvar çıkıyor, oraya istek/soru vs. yazabiliyorsunuz ya da yazanlarınkini yanıtlayabiliyorsunuz. Bu sitenin güzel yanı, o şehirde yaşayan/orayı bilen insanlarla tanışıyorsunuz ve size şehirle ilgili harika püf noktaları veriyorlar. Yerel insanlar nasıl yaşıyor ne seviyor öğrenebiliyorsunuz. Tüketici-turist olmanın ötesine geçebiliyorsunuz.
Ayrıca şehir şehir couchsurfing etkinlikleri oluyor, onlara da katılabilirsiniz. Bu site en iyi dostunuz olabilir, keşfedin J
Püf Noktası: Couchsurfing’te profiliniz ne kadar dolu olursa couch isteklerine/yani kalma isteklerine yanıt alma şansınız o kadar yüksek olur. Ayrıca kişi hakkında yorumlar kısmı var, size duyulan güveni arttırabilmeniz için orada da ne kadar çok referansınız olursa o kadar iyi. Yani biri yanınızda kaldığında “Yanında kaldık, iyi bir insan vs.” gibi şeyler yazsa iyi olur. Tabii yanında kalacağınız insanı seçerken de bu tür şeylere mutlaka bakın. Ayrıca couch isteği yolladığınızda sadece “yanınızda 1-2 kalabilir miyiz?” demeyin. İnsanlar evlerinin sadece otelmiş gibi kullanılması fikrinden hoşlanmayabiliyor. Kendinizden bahsedin, neden geleceğinizi yazın, yeni insanlarla tanışmak istediğini vs. de ekleseniz güzel olur.

2. Site adı: airbnb
Özelliği: Ucuz ve farklı konaklama olanakları
Airbnb, kendi evinizde oda kiralamanızı veya odasını kiralayan insanların evinde kalmanızı sağlayan hoş bir site. İnsanların çok hoş evleri oluyor ve onları çok uygun fiyatlara kiralayabiliyorsunuz. Airbnb, işini ciddiye alan bir site ve siteyi kullananlardan duyduğum kadarıyla evinize gelip kiralayacağınız odayı ve sunacağınız alanları inceleyip fotoğraflıyorlar. Neyse genel olarak otellerden çok daha ucuz konaklama fırsatları sunuyor. Pahalı seçenekler de var ama tabii bizi ilgilendirmiyor J
Püf noktası: Bazı evler kişi başı, bazı evler oda başına ücret alıyor ve kişi sınırı koymuyor. Buna dikkat edip 2-3 kişi bir oda kiraladığınızda baya ucuza kalabiliyorsunuz.

3. Site adları: Hostel World ve 4- Hostel Bookers
Özellikleri: Ucuz konaklama olanakları
Bunlar klasik otel gibi işleyen arayabileceğiniz siteler. Mantıkları aynı. Burada hostel ve otel bulabiliyorsunuz. Hostel’ler genelde ya sadece yatacak alan sunuyor, ya da mutfakları ve diğer imkanları da oluyor.
Püf Noktası: Mutfağı olan yerler tercih edip yemeği kendiniz yapabilirsiniz, böylece dışarda yemeyip yemeği ucuza getirebilirsiniz.


B. Ucuz yolculuk seçenekleri
Tabii en uygun yolculuk seçeneği otostop; bu işi çok iyi yapıp uzun mesafeleri bedavaya gezen arkadaşlarım var. Ben birkaç defa dışında otostopu uzun mesafeli hiç kullanmadım ama bu işi iyi yapan insanları bulup onlara sorabilirsiniz.

5. Site Adı: blablacar
Özelliği: ucuza seyahat etmenizi sağlıyor
Carpooling diye bir sistem var. Mantık olarak couchsurfing’e benziyor ama arabalar için geçerli. Diyelim ki bir arabanız var ve tek başınıza İstanbul’dan Ankara’ya gideceksiniz ve arabanızda 3 kişilik boş yer var. Böyle bir internet sitesine girip 3 kişilik boş yeriniz olduğunu ve adam başı 10 TL’ye götürebileceğinizi yazıyorsunuz, hem siz ucuza gidebiliyorsunuz, hem de gelen yolcular. Hem yolcu arayabiliyorsunuz, hem de şoför arayabiliyorsunuz. Harika bir sistem. Blablacar benim gördüğüm carpooling siteleri arasında en iyi olanlardan biri. Genelde İspanya içinde seyahat edecekler kullanıyor ama Avrupa’nın diğer şehirleri arası yolculuklar bulmak da mümkün. Biz, Barselona-Madrid, Madrid-Granada, Granada-Malaga, Sevilla-Valencia arası için bu sistemi kullanıp baya ucuza seyahat etmiştik. Hatta bizi Madrid’ten Granada’ya götüren arkadaş evine davet etti, hostel parasından da kurtulduk J Gelecekte Türkiye’de de yaygınlaşmasını umuyorum, şu an bu işe soyunan birkaç site var ama henüz yeterince rağbet yok.
İpucu: Bu sitelerde de güvenilecek kişi bulmak ve olmak önemli. Yine referans ve yeterli bilgi sistemi işliyor. Birlikte seyahat edeceğiniz sürücüyü seçerken hem bilgilerine hem de referanslarına bakın.
Ayrıca bir sitede bulamadığınız hattı başka sitelerde de bulabilirsiniz. Diğer siteler aşağıda.
Aynı sistemle işleyen diğer siteler:

Sanırım en büyük carpooling sitesi, sisteme de adını veren site. Dünya çapında işliyor.

Çoğunlukla İspanya içinde seyahatler için kullanılıyor.

Çoğunlukla Slovenya ve çevresindeki seyahatler için kullanılıyor.

Balkanlar ve çevresindeki seyahatler için. Ekstradan otobüs, tren vs. saatlerine bakılabiliyor.

Ve Türkiye! Evet biz de yavaş yavaş yaygınlaşıyor sistem. Yolyola.com çok güzel bir arayüze sahip. Önceden sadece İstanbul için kullanılıyordu, şimdi az önce girdim, tüm Türkiye kısmı da açılmış. Üstelik ücretsiz! J Yolcular para yerine ekopuan kazanıyor, sitede yazdığına göre “Ekopuanlar, yolyola'ya üye olacak olan markalardan indirimler, avantajlar ve hediyeler kazandıracak.”mış. Henüz tam olarak nasıl işliyor bilmiyor ama takip etmeye ve öğrenmeye değer J Umarım başarılı olurlar.

Carpooling mantığıyla çalışan bir site. Yine ucuz yolculuklar bulmak mümkün. Profile ve girilen bilgilere dikkat etmek gerekiyor tabii.

Bonus:
Madem alternatif yaşam biçimleri öneriyoruz. Zumbara.com ile tanışmadan da olmaz! Bence tekerleğin icadından sonraki en güzel fikir! J Zumbara.com’un seyahat etmeyle sadece uzaktan ilişkisi var, bir girin bakın derim. Ayrıntıları sürpriz: http://www.zumbara.com/nasil-calisir


Önemli Not: Bütün bu alternatif seçenekler size yeni keşifler yapma, hayatı farklı algılama fırsatları sunuyor. Ancak hepsi güven temeline dayanıyor ve sitelerden ulaşacağınız insanların güvenilirliğini her zaman olabildiğince teyit etmeye çalışın, profillerine, referanslarına bakın, isimlerini facebook vs. gibi yerlerden araştırın, bu kişilerin yanında kalacağınızda 3. bir kişi, yani sizinle seyahat etmeyen bir arkadaşınız veya akrabanız mutlaka bunu bilsin. Onun dışında bu sistem sayesinde harika dostlar edinebiliyorsunuz, uzun erimli arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz ve harika deneyimler yaşayabiliyorsunuz. Benim bildiklerim şimdilik bunlar. Sizin bildiğiniz başka böyle yaratıcı siteler varsa, lütfen önerin. Öğrenmekten mutluluk duyarım J

 




2 Nisan 2014 Çarşamba

555 - Kuzey Kore

Yoo, henüz Kuzey Kore'ye gitmedim. Şaşırtmayın. Gelecekte gidebilir miyim, bilmiyorum ama dünyanın her yerine gitmek istediğim için, oraya da gitmek isterim elbette. Bugün minik bir araştırma yaptım. Bir hipotez ile başladım: Her zaman yalan söyleyen kurumsal medya, büyük ihtimalle Kuzey Kore hakkında da yalan söylüyordur. Batının ve Kuzey Kore'nin karşılıklı propagandalarının ötesine geçebilmiş, gerçekleri olabildiğince dengeli olarak gösteren bir kaynak aradım ve aşağıdaki belgeseli buldum, youtube'ta. İsmi "Fısıltılar Şehri" (Land of Whispers). Matt Dworzanczyk tarafından çekilmiş ve onun Kuzey Kore'ye yaptığı yolculuk üzerinden şekillenmiş. Dworzanczyk, bir batılı olarak K. Kore'yi anlamaya çalışsa da klasik batılı önyargılarının ötesine geçip empati kurmaya da çalışmış. Dünyanın geri kalanı için bir kara kutu olan Kuzey Kore hakkında çok şey öğreniyoruz. İzlemenizi tavsiye ederim. Bu arada belgesel İngilizce, Türkçe altyazısı yok maalesef.



Belgesel Hakkında:
"Land of Whispers" invites you to visit arguably the most unique and isolated travel destination in the world - not to criticize, but to observe and listen. Aside from usual highlights such as Pyongyang or Arirang, this unique one-man documentary brings you to areas such as Chongjin or Wonson, still virtually unknown to even google or wikipedia. There, I attempt to pierce through the ever-present 'national mythology' and as much as possible, I try to connect with people - such as the waitress mesmerized by tablet computers, or a tour guide cautiously fascinated by modern pop culture."

14 Ocak 2014 Salı

Dikkatli Bakılırsa Boğaziçi Üniversitesi'nde Görülebilecek İlginç Yabani Hayvanlar!

Boğaziçi Üniversitesi'nin kedilerini ve köpeklerini bilmeyen yoktur. Peki, okulumuzda çok ilginç yabani hayvanların da olduğunu biliyor muydunuz? Arkadaşlarıma bu hayvanlardan bazılarını görüp görmediklerini sorduğumda genelde olumsuz yanıt alıyorum, bundan dolayı bugüne kadar gördüğüm yabani hayvanları listeleyip hayvan gözlemi yapmayı seven arkadaşları biraz daha dikkatli bakmaya teşvik edeyim dedim :)
Listeye en ilginç olanlarından başlıyorum.


1-Kaya Sansarı - Martes Foina
Boğaziçi'nde bir sansar! İlk gördüğümde çok şaşırmıştım, yanına yaklaşıncaya kadar kedi olduğunu düşünmüştüm. Kuyruğunu ve gövdesinin uzunluğunu fark edince bir sansar olduğunu fark ettim. Güney Kapı'nın hemen orda, Hisar Kampüsü'ne giden otobüsün kalktığı yerden ormana doğru kaçtı. 2. görüşüm de Güney Manzara'da oldu. Gece bir arkadaşımla içmeye çıkmıştık. Pek kimse yoktu. Bankın üzerine oturmuş bir şeyler yiyordu garibim. Yanına koşup fotoğrafını çekmeye çalıştım, lakin Kennedy Lodge tarafına koşup uzaklaştı. Çok şirin hayvandır lakin biraz tehlikelidir. İstanbul'da kedileri parçaladığına dair haberler var.



2. Alakarga - Garrulus glandarius

En sevdiğim kuşlardan biridir. Bir defasında sabah yedi manzaraya inmiştim. Ağaçlardan seke seke önümden geçti. İstanbul'da çok nadiren görüyorum. Diğer karga türlerinin aksine çok süslü, güzel bir kuş. Görmüş olanlar kendilerini şanslı hissedebilir :)



3. Kirpi - Erinaceus roumanicus
Hem Güney Kampüs'te hem de Kuzey Kampüs'te sık sık geceleri görüyorum. Arada kedilerle kapışıyorlar :)



4. İskender Papağanı - Psittacula Eupatria

Okulda en çok gördüğüm kuş türlerinden biri. Bazıları kafesten kaçmış falan sanıyor ama okulda binlercesi var, sürüler halinde dolaşıyorlar.




5. Alaca Ağaçkakan - Dendrocopos syriacus

Yine manzarada otururken gözüme çarpan bir kuş. 4-5 defa manzara civarındaki ağaçlarda gördüm.




6. Öter Ardıç Kuşu - Turdus philomelos

Gece manzaradan dönerken her yer suskunken sesi gelir. Dinlemek için:
http://www.virtual-bird.com/songs/turdus-philomelos.mp3



7. Söğüt Bülbülü - Phylloscopus trochilus

Gece Petek'i geçtikten sonra durup Boğaziççi Köprüsü'nü izleyip fotoğraf çekildiğiniz yerde bu güzel bülbülün harika sesini duyabilirsiniz. İnsanı huşu haline sokan bir ulvi bir sesi var :) Dinlemek için:
http://www.virtual-bird.com/songs/phylloscopus-trochilus.mp3


 8. Saksağan - Pica Pica
Okulda sıkça görülen güzel karga türlerinden bir tanesidir.


9. Gri Leş Kargası - Corvus Corone

Herhalde okulumuzda en sık görülen kuş türüdür.


10. Küçük Karga - Corvus Monedula

Ara gri leş kargalarının arasına sız. İlginç boncuk gözleriyle kendini belli eder. 


11. Gümüş Martı - Larus Michahellis

Kendisi İstanbul'un sembolüdür efendim. Boğaziçi'ni de esgeçmez.


12. Küçük Kumru - Streptopelia senegalensis

İstanbul'a, çarpık kent yaşamına mükemmel adapte olmuş bu kumru türü okulumuzda da dolaşıp yuva bark kuruyor :)


13. Sığırcık - Sturnus Vulgaris

"İstanbul'da izlediğin en güzel gösteri nedir?" diye sorarsanız, sığırcık sürülerinin günbatımında gökyüzünde bir o yana bir bu yana süzülerek yaptıkları gösteri derdim size. Akşamı geçirecekleri bir tünek ararken bir o yana bir bu yana süzülüşlerini izlemek insana keyif veriyor. Bazen Gezi Parkı üzerinde, bazen bizim okul civarında, enfes gösteriler yapıyorlar :) Bir örnek: 


İyi gözlemler dostlar! 










































9 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni ve Güzel Bir Yürüyüş Rotası: Defne Yolu, Samandağ, Hatay - Farklı Kültürlerin İçinden Geçen Yol



Bu seferki yazımda memleketimden (Hatay’dan) bir rotayı tanıtmak istiyorum. Bilenler bilir, Hatay’da, özellikle Antakya’da gezilecek görülecek yerler çoktur. Antakya merkezde bulunan turistik mekanları, Arkeoloji Müzesi, Eski Antakya Evleri, Sen Pierre Kilisesi vs. genelde herkes bilir fakat Defne Yolu az bilinen bir rota ve bence bilinmeyi hak ediyor. Belki de gelecekte Likya Yolu kadar popüler bir yol olur. Buna bir katkım olursa ne mutlu. Ağustos 2013’te bu rotayı arkadaşlarımla boydan boya yürüyerek gezme fırsatım oldu. Biraz bu deneyimimizden, biraz da bir Samandağlı olarak önereceklerimden hareketle bu rotayı size anlatmak istiyorum. Defne Yolu yürümesi kolay, bol manzaralı, ara duraklarda dinlenmeye izin veren hoş bir yol.
Rota: Batıayaz Köprüsü (Yaylıca), Eriklikuyu, Yoğunoluk, Hıdırbey, Vakıflı, Kapısuyu, Mağaracık, Çevlik (+Titus Tüneli), son nokta: Çevlik Limanı’ndaki Fener
Antakya Köy Garajlarından kalkan Yaylıca minibüsü’ne binip Yaylıca’da Doğa Tesisleri’nin önünde inip küçük bir yürüyüşten sonra Batıayaz Köprüsü’ne ulaşın.
Batıayaz Köprüsü
Batıayaz Köprüsü'nden manzara
Sanırım yürüyüşe Samandağ’a bağlı Yaylıca Köyü’ndeki Batıayaz Köprüsü’nde başlamak mantıklı bir tercih olur. Köprü, vadi boyunca akan ve vadiyi türlü ağaçlarla (çınarlar, defneler, çamlar vs.) yeşillendiren bir ırmağın üzerine kurulu olduğundan hoş bir manzaraya sahip. Köprünün altındaki su eskiden daha derinken insanlar bu köprünün üzerinden nehre atlayıp yüzerlermiş. Neyse kısacası biz o noktayı sevdik ve oradan başladık. Köprünün hemen yakınında bir arkadaşımızın ailesine ait, manzarası güzel Çağlayan2000 restoranı var. Yaklaşık 25 km sürecek yürüyüşümüz öncesi, enerji depolamak namına orada kahvaltı ettik. Sağolsun Yeşim, bize 250 km yürümemizi sağlayacak kadar zengin, harika bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltı da yok yoktu J Güzel kahvaltımızdan sonra, dört arkadaş yola çıktık: Ben, Murat, Esra ve Güler.
Yeşim'lerin restoranında kahvaltı

Önce bir özet geçeyim: Dağın eteğine sıralanmış Eriklikuyu, Yoğunoluk, Hıdırbey, Vakıflı, Kapısuyu köylerini kesen asfalt yolu takip ettik, Kapısuyu köyünden geçip Mağaracık Beldesi’ne oradan da deniz kıyısındaki Çevlik’e indik. Yolculuğumuzu Çevlik Limanı’nın kayalıklarında güneşin denizin içine dalıyormuş gibi batışını izleyip bira içerek tamamladık J
Başlangıç Levhası
Bu rotayı keyifli kılan birçok neden var. Yürüyüş boyunca değişik kökenlerden (Arap, Türk, Ermeni) insanların yaşadığı köylerden geçiyorsunuz, bu görece kısa rota boyunca diller, kültürler, yaşam tarzları değişiyor fakat insanların dostane tavrı değişmiyor. Her köyde oturup birer çay içip güzel hikayeler dinleyebilme şansınız var.
  
Bu seferlik biz köydekilere selam vere vere Eriklikuyu ve Yoğunoluk köylerini direkt geçtik, uzun bir yürüyüşten sonra ilk mola yerimiz olan Hıdırbey Köyü’ne ulaşık.


 Hıdırbey Köyü, aslında bu rotanın merkezini oluşturan yer çünkü burası yakın zamanda restore edili ve köyde Musa Ağacı isimli kutsal olduğuna inanılan epey yaşlı bir çınar ağacı var. 

Dağı delip gelen hoş bir ırmağın hemen yanında bulunan bu güzel ağacın, üzerindeki levhaya göre, hikayesi şöyle: “Rivayete göre Samandağ sahilinde buluşan Hz. Hızır ve Hz. Musa birlikte dağa çıkarlar. Tam bu noktaya [ağacın olduğu yer] geldiklerinde Hz. Musa elindeki asayı toprağa saplar. Tekrar dönüp baktığında asanın fidana dönüştüğünü görür. Halk arasında ab-ı hayat suyundan can bulan fidanın binlerce yılda gelişerek bugünkü halini aldığına inanılır.” Ağacın çevresi ve nehir yatağı yakın zamanda restore edildi ve bir mesire yerine çevrildi. Ayrıca köylülerin, ürettikleri organik ürünleri satmaları için küçük küçük büfelerde yapılmış. Bu büfelerden zeytin yağı, pekmez, kuruyemiş, meyve, turşu vs. almak mümkün. Ayrıca teyzeler nehrin çevresindeki tandırlarda gözleme ve Hatay’a özgü bir gözleme çeşidi olan katıklı ekmek (tipi lahmacuna benziyor, et yerine bol baharatlı çökelek var) yapıyorlar; 2 katıklı yiyip iki de çay içmenizi öneririm. Çay içip güzelce dinledikten sonra, sıcaktan ve yürümekten bitap düşmüş ayaklarımızı buz gibi suya soktuk biraz. Kendimizi topladığımız anda, bu güzel köyden ayrıldık. Ayrılmadan araya sıkıştırayım, ilginç bir düğüne denk geldik. Musa Ağacı’nın altı bir mesire yeriyken bir anda düğün salonuna büründü, ilk defa gündüz olan bir düğüne rasgeldim. Seçilen mekan da ilginçti.
Hıdırbey Köyü’nden sonra Vakıflı Köyü’ne kadar yokuş çıkılıyor, yükseldikçe manzara daha da güzelleşiyor. Vakıflı Köyü sapağına ulaştığımızda, sol yanımızda bütün ihtişamıyla Kel Dağı ve güzeller güzeli Akdeniz ile karşılaştık. O noktadan Samandağ (Sveydi), Kel Dağı ve Akdeniz üç birlikte dünyanın en sakin, en şirin ve en estetik üçlüsünü oluşturuyorlar sanki. İnsan kanatları olsun, uçsun istiyor; bir yücelik hissi içini dolduruyor. Bu manzara mahallinde yol ikiye ayrılıyor, sola dönüp yokuş aşağı inersek 100m sonra bir Ermeni köyü olan Vakıflı Köyü var, köyden aşağı dümdüz devam edersek, Samandağ şehir merkezine ulaşıyoruz. Sağa dönüp biraz daha tırmanmaya devam edersek, yaklaşık 1 km sonra bir Türk Köyü olan Kapısuyu Köyü var. Biz önce Vakıflı Köyü’ne inip orayı geziyoruz. 

Üç Güzel Tepesi'nden Kel Dağı, Samandağ ve Akdeniz
Vakıflı Köyü, çevredeki diğer köylere göre epey gelişmiş, organize bir köy. Türkiye’deki tek Ermeni Köyü olmanın yanında, ayrıca Türkiye’de organik tarıma geçen ilk köy. Köye girer girmez, çevredeki tarlalardan, bahçelerden, seralardan, ektikleri bitkilerin türlerinden ne kadar mantıklı bir biçimde tarım yaptıklarını görebiliyorsunuz. Organik tarımla uğraşan biri olarak gerçekten hayran kaldım. Köyün merkezinde çeşmevari bir yapı var ve köydeki bütün tarlalara, inşa edilmiş kanallar vasıtasıyla, su aktarılıyor. Çeşmenin hemen karşısında güzel bir çay bahçesi var, hemen üstünde köydekilerin organik ürünlerini sattıkları bir kooperatif var. Onun da üstünde ilginç bir Ortodoks kilisesi var. İzin alıp kiliseyi gezmek mümkün.  Daha fazla bilgi için: http://vakiflikoy.com
Köy gezimizi bitirdikten sonra, Samandağ merkeze inmek yerine, o güzel manzaralı yere [bu noktaya güzel bir isim versek, mesela Şahin Tepesi ya da Esentepe, şaka şaka :D Üç Güzel Tepesi diyelim mi? Üç güzel: Samandağ, Akdeniz ve Kel Dağı] geri çıktık, oradan da Kapısuyu Köyü’ne doğru yolumuza devam ettik. Üç Güzel Tepesi’nden son bir kez baktık, sonra yürüdükçe yürüdük. Bu noktadan sonraki rotaya yabancıydım, ilk defa o yolu kullanacaktım. Üstelik yolu da uzatmış oluyorduk. Ama keyfimiz yerindeydi, manzara harikaydı. Yol kenarındaki yabani böğürtlenlerden yiye yiye yola devam ettik. Defne ağaçlarının sıklaştığı ve yolun biraz kıvrıldığı bir noktada başka bir piknik alanı olduğunu keşfettik. Ağustos dışındaki aylarda bu noktada, dağdan su çıkıyormuş, insanlar da bu suyun çevresinde mangal yapıp deniz manzarası seyrediyorlarmış. Ayrıca gözleme, katıklı vs. yapıp satan köylüler de var. Bahsetmeği unuttum, yol boyunca nerdeyse her bir kilometrede bir gözleme, katıklı, çay, kahve alabileceğiniz yerler mevcut. Paranız yoksa bile, size bedavaya verirler. J
Yol boyunca manzaramız

Bu arada mini traktörü tepede sıkışmış birine de yardım ettik. Zorlu bir süreçten sonra traktörü sıkıştığı yerden çıkardık. Teşekkür edip bizi evine davet etti, biz yürünecek yolumuz olduğunu söyleyip yola devam ettik. 


Ardından Kapısuyu Köyü’ne ulaştık, bu köyün o kadar güzel bir manzarası var ki bugüne kadar keşfedilmemiş olmasına şaştım kaldım. Akdeniz bütün aklığıyla bu köyün karşısında duruyordu. Hani bir rüzgar esse, bütün evler Akdeniz’in içine uçup konacak gibiydi. Aslında evler tepede ve denize uzaklar ama köyün içinde yürürken sanki köy denizle birmiş gibi hissediyorsunuz. Çok tuhaf bir perspektif. Onun dışında köy, kendi halinde, sakin, dışa kapalı bir köy. Bu köyden sonrası yokuş aşağı yoldu, tek tük evlerin yanından geçip ta Mağaracık Beldesi’ne kadar indik, oradan da deniz kıyışa, Çevlik’e yürüdük. Güler ve Esra’yı bıraktıktan sonra Murat’la Çevlik Limanı’ndaki dalgakıranlara çıktık. Bu arada güneş batmak üzereydi, limanın ağzından aldığımız soğuk biralarımızı açtık ve koca yürüşümüzün güzel noktalanmasını kutladık. Oldukça keyifli bir rota olduğunu söyleyebilirim.

Yürümeye saat 11.00’de başladık. Hıdırbey Köyü’nde molamızı 13.00 civarı verdik. Çevlik Limanı’na vardığımızda saat 18.00 civarıydı. Aslında yürümeye biraz geç başladık, bir dahaki sefere sabah 07.00’da yürümeye başlamak daha mantıklı olur. Böylece Çevlik’e biraz daha erken varılıp Titus Tüneli’ne çıkılabilir. Titus Tünel’i benim Hatay’da en sevdiğim yer çünkü doğa ile tarihin, bugün ile dünün, yaşam ile ölümün tuhaf bir şekilde birleştiği bir yer. Önce Vikipedi’den kısa bilgi vereyim:

“Tünel, dağdan gelen derelerin ağzında ve bir iç liman olarak MÖ 300'lü yıllarda I. Selevkos Nikator tarafından kurulan, kurucusu Nikator adıyla anılan tarihi kentin liman bölümüne bakmaktadır. Bu limanın dağdan gelebilecek sel sularıyla dolabileceği düşünüldüğünden dolayı, Titus tarafından derenin önü bir duvar ile kapatılmış, duvarın dereden gelen bölümü ile deniz arasındaki dağ delinerek tünel yapılmıştır. Tünelin kapalı bölümü 130 metre uzunluğunda olup, açık alanıyla birlikte toplam 1380 metre uzunluğundadır. Genel olarak açık ve kapalı alanlarda tünelin yüksekliği 7 metre ve genişliği ise 6 metredir. Tünelin tamamı "Titus" zamanında tamamlanmıştır.”

Tünelin 100 m sağında bir Nekropolis, yani mezarlık, var. Beşikli Mağara olarak anılan bu yer, dağın içine oyulmuş, beşik benzeri mezarlardan oluşuyor. Mezarların içleri boşaltılmış, şu an sadece boş dikdörtgen oyuklar var, maalesef yeterince korunmuyorlar, umarım gerekli önlemler alınır. Buraya akşama doğru gelirseniz, içinizi garip bir ürperti kaplayabilir, ben her gidişimde kendimi tuhaf hissederim, işin ilginç yanı bu antik şehrin ve tünelin hemen yanı başında tarım devam ediyor. Beşikli Mağara’nın hemen dibindeyken elinizi uzatıp yan tarladaki limon ağacından bir limon koparabiliyorsunuz, bazı noktalarda tarlada mısınız, antik kentte misiniz, anlayamıyorsunuz. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi pek kestiremedim. Ama burayı seviyorum. Bu geziden de vaktiniz kalırsa, Çevlik sahilinde güneşlenip yüzebilirsiniz.

Yürüyüşü Çevlik Limanında bu kayalıkların ucundaki fenerde bitirebilirsiniz.


Velhasıl-ı kelam, Defne Yolu mütevazı ve hoş bir yol; Samandağ’ın kültürel çeşitliliğine, geçmişine, doğasına, yolculuk yapmak isterseniz ve bu yolu ilk arşınlayanlardan olmak isterseniz; güzeller güzeli Samandağ (Sveydi) yüzünde gülümsemesiyle sizi bekliyor.


19 Eylül 2013 Perşembe

14. Viyana - Avusturya: Kıyısından Geçmek

İnterrail yazılarımı artık bitirmeliyim. Az kaldı zaten, şimdi Viyana'yı anlatacağım ardından Prag ve güzel bir yolculuğun sonu :) Şehr-i İstanbul'a dönüş...

Bir dolunay gecesi Venedik'teki tren istasyonundan kalkan trene bindik. Hoş bir tren yolculuğunun ardından kendimizi Viyana'da bulduk. Viyana'da çok uzun durmayacaktık, o günün akşamı ben Prag'a geçecektim, yoldaşım Gökhan da Budapeşte'ye geçecekti. Oralardan da Istanbul'a dönecektik. O yüzden uzun uzun gez(e)meyecektik, zaten onca şehri gezmişken ve zihnimizde zaman ve mekan algısını kaybetmişken gezebilecek gücümüz çok yoktu, zira interrail çantaları da bütün ağırlıklarıyla sırtımızdaydı. Yine de Viyana güzel şehirdi, deneyimlenmeliydi.

Şehre vardığımızda in cin top oynuyordu, biz de müsabakaya katıldık :) Sırtımızda koca çantalarımızla şehrin merkezinde bulunan Aziz Stephan Katedrali'ne doğru yürüyüşe geçtik. Viyana epey düzenliydi ve mimari estetiği takdire şayan. Dört bir yanımızda eski ve düzenli binalar vardı, çirkin modern mimari bu şehrin merkezine girememiş. Ve sokaklarda yürürken kendinizi o eski Avrupa'yı anlatan filmlerde buluyorsunuz sanki. Prestige filmini hatırlarsınız belki. Ben hep o filmi yaşadım gezerken :)
Katedral'de
Merkeze varınca Aziz Stephan Katedrali'ne girdik, şansımıza ayin vardı :) Bizi korkutan, hıristiyanları korkutup inançlarını pekiştiren bu gotik yapı, gerçekten ilginçti, hatta vikipedi'de de şaşırtıcı bir bilgi var:

"Aziz Stephan Katedrali ilginç bir bilgiyede sahiptir: Katedralinin çan kulesinde 1534'de ihdas edilen; Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak Viyanalı'lara haber vermekle görevli bir memuriyet, ancak 1956'da Viyana Belediye meclisinceArtık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için.. kaldırılmıştır."

Viyana kuşatmasından bahis açılmışken, harika düzenlilikte bir saray-müzenin bahçesine girdik, bu saray-müzenin kocaman kapıları vardı, hani bize hep "Viyana kapılarına dayandık" diye anlatırlardı ya, benim kafamda da hep öyle kapılar canlanırdı. :)
Viyana Kapılarına Dayanmışken :)

Neyse bu minik turdan sonra Gökhan erkenden Budapeşte trenine bindi ve Avrupa'nın göbeğinde yapayalnız kaldım :)

Son Biralar
Pek hareket edesim yoktu, en iyisi bir turist gibi değil, bir yerli gibi bulunayım Viyana'da dedim ve Viyana'nın güzel parkına gittim, tren saatim gelene kadar kitap okudum, orada çimlere uzanmış, gazete kitap okuyan, piknik yapan Viyanalılara katıldım. Güzel, değişik bir deneyimdi.

Gece, bu şehri sanki ıska geçmişçesine trene bindim ve çok sevdiğim sevgili şehir Prag'a doğru yola çıktım.







Viyana'da, Parkta

Viyana'nın kaynağını anlayamadığım bir zenginliği var. İnsanlarının da rahat ve huzurlu olduğu söylenir durur. Freud'tan Wittgenstein'a, Mozart'a ve Viyana Çevresi Aydınları'na k
adar birçok önemli entektüel bu topraklardan çıktı. Bu güzel şehri ve ülkeyi bir daha gezmek istiyorum elbet, Nisan 2014'te yolum bir daha düşecek Viyana'ya, belki o zaman daha güzel bir yazı kaleme alabilirim :)


27 Temmuz 2013 Cumartesi

13. Granada, Endülüs - İspanya

Granada Kırmızısı

“Zeytinistan’a hoşgeldiniz!” deseydi biri inanabilirdim. Yolun sağında ve solunda ucu bucağı görünmeyen zeytin ağaçları, tepelere dantel gibi işlenmişlerdi. İçlerinde Endülüs’ü gizliyorlardı.
Yolculuğumuz Madrid’te başladı. Madrid’ten ayrıldıktan sonra, Arapların Tuleytula dediği, bugünkü adı Toledo olan güzel şehrin yakınından geçtik. Toledo, İspanya’daki Endülüs hakimiyetinin en uç noktasıydı. Bugün Endülüs Özerk Bölgesi’nin bir parçası olmasa da, bir zamanlar Endülüs medeniyetinin düşünce merkezlerinden biriydi. Bu şehirde kurulan Toledo Çevirmenler Okulu’nda, Arap filozoflarının ve bilim insanlarının ve hatta Yunan-Latin filozoflarının ve alimlerinin birçok metni Arapça üzerinden Latinceye ve diğer Avrupa dillerine çevrilmiş, Avrupa’daki aydınlanmanın kıvılcımları bu çeviriler sayesinde ateşlenmiştir. Maalesef, vaktimiz kısıtlı olduğundan, Toledo’ya girip şehri gezemedik, yolumuza, Endülüs’ün kalbine doğru devam ettik. La Mancha özerk bölgesi içinde ilerliyorduk. Küçük tepelerin üzerindeki, yel değirmenlerini görüp La Manchalı Don Quijote’yi hatırladık. Yaveri Sancho Panza ile bu tepelerde dolaşıp kimbilir ne anlamlar yüklemiştir gördüklerine? Biz ne anlamlar yüklüyorduk acaba?
 Derken beş dakika sonra bir tepenin başında gördük, Don Quijote’yi ve yaveri Sancho Panza’yı! Dünyayı fethetmeye hazır vaziyette, bizleri selamladılar. Gülümsedim. Nasıl olur? diye sorduğunuz duyar gibiyim. Korkmayın, rüya görmüyordum ya da hülyalara kaptırmamıştım kendimi. Bir tepenin başında heykelleri duruyordu. Durgun ama harekete hazır.
Roman tarihimizin cesur kahramanı Don Quijote’nin yanından geçip başka masallara doğru yol aldık. Sanki bir mekanın içinde değil, zamanın içinde ve geçmişe doğru yolculuk ediyorduk. Bolu Geçidi’ne benzer bir geçitten sisler arasında geçtik. Arabayı kullanan arkadaşımız Elena, iki yanı uçurumlarla çevrili Dispeñaperros adlı bu geçidin korkunç hikayesini bize anlattı. Rivayete göre, 1492 yılında, İspanyollar Granada’yı fethettikten sonra, Müslümanları bu uçurumdan aşağı atmışlar. Dispeñaperros kelimesinin anlamı da “Köpeklerin Atıldığı Yer” imiş. Kanlı fetihten kalma, üzücü bir etiket.  Zihnimizde bu hüzünlü anıyla, dağı aştık ve resmi olarak Endülüs’e giriş yaptık. Yol boyunca üstümüzü battaniye gibi saran bulutlar, Endülüs’e geçiş vizesi alamamışlar gibi, peşimizi bıraktılar ve güneş bütün parlaklığı ile bize rehberlik etmeye başladı. Yazının başında bahsettiğim zeytinliklere de giriş yaptık. İnsan hayatında bu kadar çok zeytin ağacını ancak bu yoldan geçerken görebilir. Bütün düzlükler, tepeler, dağlar göğe kadar zeytindi. “Zeytinistan” demek abartılı olmaz herhalde. “Şahlan gümüş gibi parıldayan zeytin ağacı/ dediler, bacakları altında rüzgarın./ Ve yükseldi göğe ağacın /çimentodan güçlü elleri.” dizeleri geçiyordu aklımdan, az sonra memleketinden geçeceğimiz ünlü şairin.  İlginç bir etimolojik bilgi daha vereyim. Bugünün Endülüslüleri için bu kadar önemli olan zeytinin İspanyolcası aceituna, /aseytuna/ şekilde okunuyor ve Türkçede de kullandığımız gibi, Arapça zeytun kelimesinden geliyor. İşte kültürlerin dilde buluşmasına bir örnek. Dil her zaman tarihi yüreğinde barındırıyor. Granada’da, nam-ı diğer Gırnata’da bu tür dil sürprizleri bizi bekliyor olacak.
Yaklaşık yarım saat boyunca yolun iki yanında zeytin ağaçlarından başka bir şey görmedik. Sonra ünlü şair Miguel Hernandez’in zeytincileriyle ünlü şehri Jaen’e ulaştık. Az önce bahsettiğim şair Miguel Hernandez idi. Zeytine ve zeytin işçilerine dair şiirlerini burada yazmış. Jaen’de kısa bir mola verip Granada’ya doğru devam ettik. Kısa bir süre sonra bir ova üzerine kurulu Granada’ya ulaştık.
ElHamra'ya çıkan yokuştan Granada ve Bir Ortadoğlu: Hurma
İtiraf edeyim, ilk izlenimim bir hayal kırıklığıydı. Küçük bir şehir görmeyi beklerken, kocaman bir şehre giriş yapmıştık. Üstelik şehre Türkiye’deki gibi sanayi bölgelerinin yoğun olduğu yoldan girildiğinden başta ürktüm. Ben nereye geldim diye düşündüm. El Hamra Sarayı böyle bir yerde olamazdı. Gözlerim korkuyla El Hamra’yı aradı. Neyse ki ufukta tek görebildiğim, Sierra Nevada dağlarıydı. Yoksa yanlış şehre mi gelmiştik? Hayır, doğru yerdeydik. İçinde bulunduğumuz arabanın bizi zamanda yolculuğa çıkarmasına alışmıştık. Şimdi şehrin endüstrileşmiş kısmından yavaş yavaş eski kısmına doğru hareket ediyorduk. Belli oluyordu. Çirkin, sade, modern binalar yavaş yavaş yerlerini eski binalara bırakıyordu, son çirkin bina bittiğinde kendimizi eski Granada’nın içinde bulduk. Arkadaşımız Elena bizi kalacağımız, otele bırakıp ayrıldı. Biz de eşyalarımızı otele koyup haritamızı elimize aldık ve El Hamra’ya doğru yola koyulduk. Haritaya göre, El Hamra’nın üzerine kurulu olduğu tepenin eteğindeydik, lakin sarayı hala göremiyorduk. Hala içten içe kuşkuluydum.
Sağa sola kıvrılan dik bir yokuş boyunca tırmanışa geçtik ve gördüklerimiz bizi heyecanlandırmaya başladı bile. Her yanımızda carmenler… Arap mimarisinin en güzel örneklerinden olan bu evlerin hepsi bembeyaz, içe bakan avluları var. Carmen kelimesi Arapçada “asmalı bahçe” anlamına geliyormuş. Eskiden Müslümanların ileri gelenleri, bu güzel bahçelerde oturur, beyitler okurlarmış. Şimdi o asmalardan eser kalmamış ama değişik değişik çiçekler ve ağaçlar bu bahçeleri süslüyor. Özellikle de yakından tanıdığımız bir dostumuz olan bir ağaç, bize hemen gülümsedi: hurma ağacı! Neredeyse her bahçede bir hurma ağacı var. Bir zamanlar buraya hakim olmuş, Müslüman kültürünün sembolü ve hatırlatıcısı olarak, şehri özlemle seyrediyorlar.
Carmenlere hayran kala kala, tepeyi tırmandık, bu arada güneş tamamen battı, göğü bir kızıllık kapladı, sonra da akşam oldu. Bu kızıllığa birazdan döneceğiz, lakin dolunay da yolcuğumuza eşlik etmek için en güzel giysilerini kuşanmış gibi bize gülümsedi. Gökte parıl parıl parıldıyordu. Ay ışığı eşliğinde, tepeye ulaştık, bu arada Granada manzarası ayaklarımızın altındaydı.
İnanmayacaksınız ama tepeye çıktık ve hala El Hamra’yı göremiyorduk. Şaşkın şaşkın El Hamra yazısını takip ettik, bin bir türlü kuşun cıvıltısı eşliğinde, bir orman yolunda yürümeye başladık. Sonunda sarayın surlarını gördük, yavaş yavaş sarayın silüeti de görünmeye başladı.  Adı gibi kırmızıydı. Hamra, Arapçada “kırmızı” anlamına geliyor. İlginç bir şekilde sarayın temellerini attıran Gırnata Emiri Muhammed ibin Ahmar’ın soyadı da aynı kelime ve “kırmızı” anlamına geliyor. Sarayın kırmızı olma nedeni ise Akdeniz bölgesine özgü “terra rosa” yani “kırmızı toprak” ile yapılmış olması. Üstelik Granada’yı ve El Hamra’yı bilenler derler ki akşam gün batarken gök kızıla çaldığında, bu saray bir başka güzel olurmuş. Yarın bir başka tepeden, El Hamra’yı en güzel gören yerden bu manzarayı yakalamaya çalışacağız biraz şanslı olursak ve belki Yahya Kemal’in dizeleri taçlandıracak gezimizi.
Generalife
                                   

Saraya girdik. Önce ünlü bahçesi Cennet-ül Arif’i, şimdiki adıyla Generalife’yi dolaştık. Hayatımda bu kadar güzel tasarlanmış bir bahçe görmedim. Doğanın yeşili ve suyun saflığı burada ayrı bir güzellik formuna ulaşmış.  Portakal ağaçlarının bu kadar güzel olabileceğini ilk defa orada fark ettim ve o rayiha… Portakal çiçeklerinin ve diğer çiçeklerin kokusu bize bir duyu cümbüşü yaşatıyordu. Bir yandan da Endülüs bülbüllerinin geceyi yırtıp kulaklarımıza ulaşan o sakin ve hüzünlü türkülerini dinliyorduk. Etrafımızda da neredeyse hiç kimse yoktu.  
Generalife ve Nasrid Sarayı
                                  

Bahçedeki bir banka oturup bütün benliğimizle bahçenin güzelliğini içimize çektik. İçeride de Müslüman mimarisinin en estetik eserleri bizi bekliyordu. Bahçeden çıkıp sarayı dolaşmaya başladık. Sütunlardaki, kemerlerdeki ve pencere kenarlarındaki mimari işlemelerin ayrıntı zenginliği ve süsleme çeşitliliği Arap mimarisinin ulaştığı en uç noktayı gözlerimizin önüne seriyordu.
Artık 2013 yılında değildik, 700 yıl geriye gitmiştik, her an Nasirilerin soyundan biri karşımıza çıkacak ve bizi sofrasına bir beyit okumaya davet edecekmiş gibi hissediyordum. Gırnata’nın eski günlerini görürüm belki diye işlemeli pencereden dışarı baktım. Uzaklarda eski bir mahalle, yaşlı ve yorgun ışığıyla El Hamra’yı seyrediyordu, sorsak belki, El Hamra’yı bize en iyi anlatacak odur. Yarın oraya gidecektik, Albayzin’e, atmaca avcıları diyarına…
***
Yine türlü türlü daracık yokuşlardan çıkıp carmenleri seyrede seyrede bir tepeye ulaştık. San Nicolas Meydanına varıp El Hamra’yı en güzel yerden görecektik fakat son sokaktan sapıp daracık sokaklardan başka bir meydana çıktık. Arkadaşımız Elena ile buluştuk, güzel bir meydanda Endülüs tapas’larından tadacaktık. Burada, zeytinden, değişik sebzelerden ve deniz ürünlerinden türlü türlü yemekler yapıyorlar. Yemekler küçük küçük porsiyonlar halinde geliyor, böylece hepsinden tatma şansınız oluyor. Burada Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürleri harmanlandığından, ortaya çok ilginç yemekler çıkmış. Hepsi de birbirinden lezzetli!

AlBaysin'den Alhamra ve Granada
Yemek yedikten sonra çok ilginç başka bir tepeye çıktık. Bu tepeye Sacramonte deniyor, yani “kutsal dağ”. Rivayete göre, Hıristiyan azizlerinden biri burada gömülmüş. Kemikleri bulup Vatikan’a gönderilmiş. Tepeyi ilginç kılan özelliği, bu tepedeki mağaralarda insanların yaşıyor olması! Evet, yanlış duymanız, Avrupa’nın göbeğinde mağarada yaşayan insanlar var! İspanya’ya Afrika’nın kuzeyinden gelen ve şehir merkezinde kendine yaşam alanı bulamayan göçmenler bu mağaralarda yaşıyorlar. Üstelik şehrin en güzel manzaralarına sahipler. Turistler korktukları için bu bölgeye gelmiyorlar. Halbuki Granada’ya en büyük geliş nedenleri böyle güzel bir manzara görüp karşısında fotoğraf çekilebilmek. Garip bir yirmi birinci yüzyıl çelişkisi. Bizim yaşlarda Senegalli bir göçmen bize sıcak bir selam verdi. Evinin (mağarasının) önünde duruyordu. Nereli olduğumuzu sordu. Türkiyeli olduğumuzu söyledik. Gülümsedi. “Ben de Senegalliyim. 2002 Dünya Kupası’nda size karşı oynamıştık,” dedi. “Evet, 1-0 yenmiştik sizi.” dedim. “İlhan Mansız devirdi bizi.” dedi gülerek. Bu kadar ayrıntıyı hatırlamasın şaşırdım. Güldük. Bizi kahve içmeye davet etti. Teşekkür edip vedalaştık. Yolumuza devam ettik. Tepe yemyeşildi, sarı sarı çiçekler de yeşillerin arasından gülümsüyor gibiydiler. En tepeden Granada’yı, El Hamra’yı, Albayzin’i seyrettik. Bir zamanlar Atmaca yetiştiricileri atmacalarını bu tepelerde eğitip uçururlarmış. Albayzin de Arapçada “atmaca avcısı” anlamına geliyormuş. Şehri uzun uzun seyredip içimize çektik. Orada oturup biraz dinlendik. Sonraki durağımız El Hamra’nın üzerine kurulu olduğu tepe ile Albayzin’in üzerine kurulu olduğu tepe arasında, aşağıda, yaşayan gitanoların mahallesine uğramaktı. İspanyollar, çingenelere, gitano diyorlar. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da kendilerine özgü bir yaşam sürüyorlar. Endülüs zamanındaki özgür ortamdan faydalanıp baskıdan kaçarak buraya yerleşmişler. Yine dar ve eğimli Arapça isimli sokaklardan geçip oraya ulaştık. En güzel El Hamra manzaralarından biri de bu mahalleden görünüyordu. Çok kimseyi göremedik ama bir yerlerden müzik sesi geliyordu bizi gülümseten. Doğru yerdeydik ama gitanolara özgü şeyler görebilecek kadar şanslı değildik. Akşama kadar Albayzin’in güzel sokaklarında dolaşıp mahallenin mimarisini keşfettik. Ara ara kafelerde oturup kahve içip dinlendik. Gırnata’nın bir zamanlar kurulu olduğu eski şehri son demine kadar deneyimledik. Gün batımına yakın San Nicholas Meydanı’na çıktık. Hani o enfes manzarayı seyredeceğimiz yer… Seyir terasında güzel bir yer kaptık. Anlaşılan buranın sırrını bizden başkaları da biliyordu. Oturup insan elinin üretebileceği en güzel eserlerden birini, El Hamra’yı, seyre daldık. Artık sadece doğanın El Hamra üzerinde şovunu yapmasını bekliyorduk. Güneş batarken etrafı bir kızıllık kapladı ve bu kızıllık El Hamra’nın kızıllığı ile birleşti. Bin Bir Gece Masalları’nın hepsi sanki şişeden çıkmışlardı. Arap kültürünün bu harika eseri, bugüne kadar üretilmiş bütün emeği gizliyor ve bu gizeme, doğanın büyüsü eşlik ediyordu.  Bir raks başlamıştı, insan emeğinin doğayla, ışığın karanlıkla, göğün yerle, iyinin kötüyle raksı… Bu sırada Yahya Kemal’in dizeleri parça tezahür ediyordu: “Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...”  (…) “Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır” (…) “Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi; Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...”
Mirador'dan ElHamra